Can Dostum, Öksüz…
Kimi insan vardır sadece kendisini, kimi vardır sadece eş ve çocuklarını, kimi insan vardır sadece hayvanları, kimi de sadece çiçek ve böcekleri sever. Hâlbuki bizim anlayışımızda yaratılmış olan, Yaratan’dan ötürü sevilmeye değerdir.
Önceki gün öğle namazı sonrası, önceki belediye başkanımızla karşılaştık. Hâl hatır faslından sonra, şehrimizde düzenlenen ‘Gıda, Tarım ve Hayvancılık Fuarı’ kapsamında ‘En Güzel Buzağı Yarışması’ yapılacağını ve oraya davet edildiğini söyledi. Benim de gün programımda fuar gezisi vardı. Yarışma saatine kadar fuar alanındaki stantları gezdik.
Köy çocuğuyum. Aklım erdiğinden bu yana içinde bulunduğum çevrede ahırda, ağılda, tokatta, kümeste, kafeste, avluda, kovanda, inde; suda yaşayan, havada uçan ne varsa hemen hemen bütün hayvanları tanırım. Hele hele ahır, ağıl, kümes ve avlumuzdaki hayvanlarla birlikte yaşama güzelliğinin ötesinde onlarla kurduğum dostluklar dillere destandır.
Küçük bir tespit olsun. Destanlaşmış bile olsa, hayvanlara duyduğum hiçbir sevgi; anne, baba, kardeş, evlat, millet ve insan sevgisinin yerini asla almadı.
Yarışmaya kadar, fuarda stant açan eş dostla sohbet ettik. Alanda yerimizi almadan önce, yarışmaya katılacak buzağıları yakından görüp sevdim. Hepsi çok güzel, rengârenk… Zaten her şeyin yavrusu güzel değil midir? Kediyi, köpeği bırakın, avucunuza bir civciv, kucağınıza oğlak veya kuzu almamışsanız; bir buzağının, boduğun, tayın, sıpanın gözünden öpmemişseniz hayvan sevginiz eksik kalmış demektir.
Sahipleri süsledikleri buzağılarının başında, heyecanla bekliyorlar. Benim için favori, plase ve sürpriz belli. Çocuklukta iç içe olduğum, hayatımızda önemli yeri bulunan bu hayvanlara, bırakın birlikte olmayı, dokunmayalı yıllar oldu.
Şöyle bir düşündüm. Rahmetli annemle babamın evde hayvanlara bakamayacak, sağıp sıkamayacak yaşa gelmeleri ve bu işi bırakmaları üzerinden yaklaşık yirmi beş yıl geçmiş. O gün bugün, yani çeyrek asırdır onlardan uzağım.
Yarışma sırasında sunucu her buzağı için methiyeler düzerken, ilkokul son sınıfta bir kuzuyla kurduğum dostluk bağı aklıma geldi.
Avlumuz çok müsait olmadığı için evdeki koyunumuzun sayısı yirmi beşi geçmezdi. O zaman bizde, çiftin çubuğun işi bitip aile büyüklerinin evde kalmaya başladığı vakit kuzulama dönemi başlar ve yirmi, bilemedin otuz gün içinde de biterdi.
O yıllarda, kasım, aralık aylarında taş taşı kavrayacak kadar ayaz olurdu. Ortalık kar buz... Bir gece koyunlarımızdan biri doğum sırasında ölmüş. Annemle babam kuzuyu kurtarmışlar, bana seslendiler. Yanlarına vardım. Yavrucağız her kuzunun yaptığı gibi, düştü kalktı, epey bir egzersizden sonra ayakları üzerine durabildi. Benim için her yan hüzün… Annesiz bir can…
Tabii ki, fıtratı icabı yapacağı ilk iş başıyla anne göğsünü darbeleyerek karnını doyurmak… Ancak anne yok. Annem bir başka koyunun sütünü sağıp bu kuzuya vermeye hazırlanırken, birkaç gün önce yavrulayan, sütü de iki kuzuya yetecek olan koyunu gözüme kestirdim.
Ayrıca şunu da söylemem gerek. Biz hayvanları çok iyi tanırız. Her birinin özelliğini biliriz. Hayvancağız geviş getirip yatıyor. Kaldırdım, annemle birlikte bizim öksüzü kendisine yaklaştırdık.
Kokladı, kendi yavrusu olmayan kuzuyu emzirmemek için direndi, havalara zıpladı. Aman, bir tekme bir tekme! Ayakta zaten zor duran kuzu yerlerde… Kendi yavrusunu getirdik, hiç olmazsa o emerken ses çıkarmaz diye. Yine aynı manzara…
Aklıma bir fikir geldi. On bir yaşında bir çocuğun yapacağı iş değil. Ablamı, ağabeyimi yardıma çağırdım. Urgan getirdim. Hayvan uysal, lâkin öksüzü reddetme ve emmesini engelleme inadını ne pahasına olursa olsun, aşmamız gerekirdi. Kendisini ağılın direğine yaklaştırdık ve urganla sıkı sıkı direğe bağladık. Bizim öksüz, bu sırada emme içgüdüsüyle, aradığını bulamadığı halde, sürekli diğer koyunlara yaklaşıyor.
Kendisini kucağıma alıp koyunun yanına taşıdım. Memeyi zaten kendisi bulur. Bizimki yine huysuz… Arka ayaklarını tuttuk. Çaresiz ve hareketsiz... Öksüz memeyi buldu ve hararetli hararetli emmeye başladı. İşte o an, bizim için başarı ötesi bir şeydi… Âdeta kaleler fethettik.
Her ne olursa olsun, yeni doğmuş bir yavrunun kucakta olması onu yıpratır. Kendisini aldım, öğleye kadar bizimle birlikte odada kaldı. Akşam karnını doyurmak için yine aynı senaryo… Karnını doyurduktan sonra kuzular için ayrılmış özel bölmeye bıraktım. Herhangi bir zarar gelmesin diye gece birkaç kez de yanına gittim. Her gidişimde yanıma sokuldu. Ertesi sabah bizim öksüzün aynı şekilde beslenmesini sağladım. Akşam emzirme sırasında üvey anne teslim oldu. Direğe bağlamadan, sadece benim tutmamla kendi kuzusuyla birlikte öksüzün karnını doyurmasına engel olmadı. İşlem tamam.
Sonraki günler, güzel gözlüm, yakışıklım her defasında benim yanıma gelir, sonra emmek için, sütannesinin yanına giderdi. Bu hep böyle sürdü. Kısa süre sonra sütannesi kendi kuzusu gibi bizim Öksüz’ü benimsedi.
Aramızda müthiş bir yakınlık oluşmuştu. Diğer kuzuların arasına karışmadan önce, her defasında kucağıma alıyor, kendisini okşuyor, seviyor, öpüyordum. O benim için sadece bir kuzu değil, can dostuydu.
Bir hafta, on gün sonra sesimi duyduğu an benim yanıma gelmeye başladı. Ben de her defasında avluda yer alan kütükten oturağa oturuyor ve kendisini seviyordum. Bir bebek gibi başını dizimin üstüne koyar, dakikalarca öyle beklerdi. Sadece okşamakla, sevmekle kalmadım; Öksüz’ün birebir bakımını ve temizliğini üstlendim. Diğer kuzulara göre daha temiz, pırıl pırıldı. Dedim ya, bu sevgi ötesi bir şeydi. Kendi yediğim çörek, börek, meyve, şeker ne varsa kendisine hep verdim. Hiçbir ikramımı geri çevirmezdi.
Sonraki günlerde avlu kapısından içeri girdiğimde, hiç ses etmediğim hâlde, benim koca kapıyı açışım ve sürgüyü kullanışım sırasında çıkan sesten bile eve geldiğimi fark eder; her nerede olursa olsun, dört ayağının üzerinde zıplaya zıplaya gelip kendini kucağıma bırakır, başını dizlerimin üzerine koyardı. Gözlerindeki sıcaklık ve masumiyet benim için bambaşka bir huzur ve mutluluk kaynağıydı.
Avluda her nereye gitsem ardımdan gelirdi. Yanımdan ayrılması gerektiği zaman sağrısının üzerine hafifçe dokunur, ‘Haydi yerine!’ dedim mi, yine zıplaya zıplaya yanımdan uzaklaşırdı. Haftalar, aylar böyle geçti. Büyüdü, gelişti. Kuzuları yaymak için dışarıya çıkardığımızda onu güdüp yetmeye gerek yoktu. Çünkü yanımdan hiç ayrılmazdı. Her oturuşumda onun başı hep dizlerimde…
Öksüz, emsallerinden daha çok gelişti. Vakit yaklaştı. Bende tarifsiz bir hüzün… Haziran geldi mi, dişiler damızlık için evde bırakılır, erkekler kesim için İstanbul’a götürülüp satılırdı. Bir şey söyleyeyim mi? İnanın, son zamanlarda onda da bir tuhaflık ve tedirginlik oluşmuştu. Yanımdan hiç ayrılmaz oldu. İzin versem benimle yatıp kalkacaktı.
Son gün, çardağın altına erkek kuzuların hepsi toplandı. Yola çıkacaklar. Bizim Öksüz çıkmıyor. Ne yaptılar, ne ettiler başaramadılar; yanımdan ayrılmıyor. Benim evde kalsın dememin hiçbir kıymeti harbiyesi yok. Satılacak! Önce kasabın önüne, sonra İstanbullunun sofrasına servis edilecek. İtiraz ve isyan! Her şey nafile…
Babam başıyla ‘öne düş’ işareti yaptı. Düştüm öne, Öksüz arkamdan geliyor, diğer kuzular da.
Ani bir hareketle ayrıldım. Gözyaşlarımı tutamadım, sonrasını hâlâ hatırlamıyorum. O yaz benim için uzun süren matem mevsimi oldu.
Bazı hayvanların kesimi ve etinin yenmesi üzerine şöyle bir söz vardı: “Beni kesen onmasın, yiyen doymasın!” Öksüz için bu sözü kullanmadım desem yalan olur.