Konya
Kapalı
14°
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce
48,2538 %0.18
55,9646 %-0.49
6.908,74 %-3.01

FUTBOLCULARA BİR DE İNSAN OLARAK BAKALIM…

YAYINLAMA:

Gelin, Brezilya futboluna damga vuran Sócrates’i tanıyalım

Futbolcuları çoğu zaman sadece stadyumlarda görürüz.

90 dakika boyunca koşarlar, gol atarlar, asist yaparlar, formasını terletirler…

Sonra milyonlar kazanırlar.

Kazanırda parası tutabilirmi? 

Yada hepsi o paralara ulaşırmı Profesyonel futbolcuların ? 

Biz de tribünde ya da televizyonun karşısında onları seyrederken bazen şöyle düşünürüz:

“Ne güzel hayat… Top oynuyor, milyon dolarlar kazanıyor.”

Oysa o formanın içinde bir insan vardır.

Sevinir…

Üzülür…

Âşık olur…

Kaybeder…

Korkar…

Yanlış yapar…

Bazen ailesini, ülkesini, çocukluğunu düşünür.

Ve en önemlisi; bugün milyonların önünde gördüğümüz o futbolcunun bulunduğu yere gelene kadar kim bilir kaç kez düşüp yeniden kalktığını çoğu zaman bilmeyiz.

Futbolu biraz da bu yüzden yeniden okumak gerekiyor.

Çünkü futbol yalnızca skor değildir.

Futbol, insan hikâyelerinin sahaya yansımasıdır.

Bugünün futbolcularını daha iyi anlamak istiyorsak, dünün futbolcularını da tanımamız gerekiyor.

Onların nasıl yaşadığını…

Neye inandığını…

Neye karşı çıktığını…

Neden farklı olduklarını…

Çünkü geçmişin aykırı futbolcularını tanımadan bugünün yıldızlarını anlamak biraz eksik kalır.

İşte bu yüzden gelin, Brezilya futboluna ve dünya futboluna damgasını vurmuş bir adamı yeniden hatırlayalım:

Sócrates.

SADECE FUTBOLCU DEĞİLDİ

Sócrates Brasileiro Sampaio de Souza Vieira de Oliveira…

Futbol dünyasının ona verdiği isim ise kısaca Sócrates.

1944’te Brezilya’nın Belém kentinde dünyaya geldi.

Futbolcu oldu.

Ama aynı zamanda doktordu.

Evet…

Doktor Sócrates.

Futbol oynarken tıp eğitimi aldı ve hekim oldu.

Bir tarafta futbol sahası…

Diğer tarafta hastane…

Bir tarafta binlerce insanın alkışladığı yıldız futbolcu…

Diğer tarafta insanların hayatına dokunan bir doktor.

Ama Sócrates’i farklı yapan yalnızca doktor olması değildi.

O, futbolcunun sadece ayağıyla değil, aklıyla da oynayabileceğini gösterdi.

TOPUN PEŞİNDEN GİDEN BİR ADAM DEĞİL, FİKRİN PEŞİNDEN GİDEN BİR FUTBOLCU

Uzun boyu, ince yapısı ve zarif futboluyla dikkat çekiyordu.

Ama onu izleyenlerin hafızasında kalan asıl şey başka bir şeydi:

Topuk pasları.

Bugün “trivela”, “rabona”, topuk pası gibi hareketleri sıradanlaştırdık.

Ama Sócrates’in topuk pasları sadece gösteri değildi.

O, oyunu görüyordu.

Rakibin arkasındaki boşluğu görüyordu.

Arkadaşının koşusunu daha top ayağına gelmeden hissediyordu.

Sanki futbolu birkaç saniye önceden oynuyordu.

Ve bunu yaparken hiç acele etmiyordu.

Futbolun içinde bir telaş vardır.

Sócrates’te ise başka bir şey vardı:

Sakinlik.

Sanki sahada herkes koşarken o oyunun nereye gideceğini biliyordu.

CORINTHIANS VE DEMOKRASİ

Sócrates’i yalnızca futboluyla anlatmak büyük haksızlık olur.

1980’lerin başında Brezilya askeri yönetim altındaydı.

Ülke demokrasi özlemi çekiyordu.

Sócrates ise futbolun milyonlara ulaşan gücünün farkındaydı.

Corinthians’ta oynadığı dönemde takım arkadaşlarıyla birlikte “Democracia Corinthiana” adı verilen bir hareketin öncülerinden oldu.

Takım içinde kararların oyuncular, teknik ekip ve yöneticiler arasında daha demokratik biçimde alınmasını savundular.

Antrenman saatlerinden kamp düzenine kadar pek çok konuda oyuncuların söz sahibi olmasını istediler.

Daha da önemlisi…

Futbol sahasını toplumdan ayrı görmediler.

Sócrates sahada kramponlarını giyiyor, ama ülkesinin geleceği hakkında da konuşuyordu.

Bir futbolcu için o yıllarda bunu yapmak kolay değildi.

Çünkü futbolcuya genellikle şöyle bir rol biçilir:

“Sen topunu oyna, gerisine karışma.”

Sócrates bu cümleyi kabul etmedi.

Çünkü ona göre futbolcu da vatandaştı.

Düşünme hakkı vardı.

Konuşma hakkı vardı.

İtiraz etme hakkı vardı.

1982 BREZİLYA…

Sonra 1982 Dünya Kupası geldi.

İşte o takım…

Bugün bile futbol romantiklerinin unutamadığı Brezilya.

Zico…

Falcão…

Júnior…

Éder…

Serginho…

Ve onların ortasında, kaptan Sócrates.

Brezilya futbolu o turnuvada sadece kazanmak için değil, güzel oynamak için sahadaydı.

Top yere basıyordu.

Paslar akıyordu.

Oyuncular birbirlerinin ne yapacağını biliyordu.

Futbol adeta bir orkestra gibiydi.

Ama futbol bazen acımasızdır.

İtalya’ya karşı oynanan o unutulmaz çeyrek finalde Brezilya 3-2 kaybetti.

Sócrates bir gol attı.

Ama Brezilya elendi.

Belki kupayı kazanamadılar.

Fakat o takım futbol tarihine başka bir şey bıraktı:

Güzel futbolun da bir miras olabileceğini.

Bugün hâlâ 1982 Brezilya’sından söz ediyorsak, bunun sebebi yalnızca kaç maç kazandıkları değildir.

Nasıl oynadıklarıdır.

Ve Sócrates o takımın ruhlarından biriydi.

BİR FUTBOLCUYU SADECE KAZANDIKLARIYLA ÖLÇMEYELİM

İşte burada durup biraz düşünelim.

Bugünün futbolcusuna bakıyoruz.

Kaç gol attı?

Kaç milyon euro kazanıyor?

Hangi arabaya biniyor?

Hangi evde oturuyor?

Instagram’da kaç takipçisi var?

Hangi kulübe transfer olacak?

Bunları biliyoruz.

Ama onun ne düşündüğünü biliyor muyuz?

Nereden geldiğini?

Çocukluğunu?

Korkularını?

Hayallerini?

Hayatta neye inandığını?

Belki de bilmiyoruz.

Çünkü futbolu giderek daha fazla istatistik, futbolcuyu da giderek daha fazla ürün olarak görüyoruz.

Oysa Sócrates bize başka bir şey söylüyor:

Futbolcu da insandır.

Topa vurduğu ayağın arkasında bir hayat vardır.

Gol attığında sevinen bir kalp vardır.

Kaybettiğinde acıyan bir ruh vardır.

Ve bazen milyonların önünde duran o insanın, milyonlardan daha büyük bir yalnızlığı vardır.

SÓCRATES’İN MİRASI

Sócrates 2011 yılında, henüz 57 yaşındayken hayatını kaybetti.

Arkasında kupalardan çok daha büyük bir miras bıraktı.

Futbol oynadı.

Doktor oldu.

Düşündü.

Sorguladı.

Konuştu.

Ve gerektiğinde futbolun dışına çıkarak toplumuna ses verdi.

Belki de bu yüzden Sócrates’i yalnızca eski bir Brezilyalı futbolcu olarak hatırlamak yanlış.

O, futbolcunun bir beyni, bir vicdanı ve bir hayatı olduğunu hatırlatan adamlardan biriydi.

Bugün sahaya çıkan futbolcuları daha iyi tanımak istiyorsak, geçmişe de bakmalıyız.

Çünkü geçmişteki futbolcular yalnızca eski maçların görüntülerinde yaşamıyor.

Onların düşünceleri, cesaretleri, hataları, başarıları ve hikâyeleri bugünün futboluna da ışık tutuyor.

Belki bundan sonra bir futbolcuyu izlerken sadece:

“Kaç gol attı?”

diye sormayalım.

Bir de:

“Kim bu insan?”

diye soralım.

Nereden geldi?

Neler yaşadı?

Neye inanıyor?

Neden böyle oynuyor?

Neden böyle davranıyor?

Çünkü futbolcuyu tanımak, futbolu tanımaktır.

Ve geçmişin aykırı futbolcularını ne kadar iyi tanırsak, bugünün futbolcularını da o kadar farklı gözlerle izleriz.

Sócrates bunun en güzel örneklerinden biridir.

Bir doktor…

Bir futbolcu…

Bir düşünür…

Bir muhalif…

Bir kaptan…

Ve hepsinden önce,

bir insan.

Futbol sahasında topun peşinden koştu.

Hayatta ise fikrin…

Belki de onu unutulmaz yapan tam olarak buydu.

Yorumlar
Yorum yazma kurallarını okumuş ve kabul etmiş sayılırsınız