TASARRUFU ARKA PLANA ALMAYIN
Tasarruf; sahip olduğumuz imkânları gereksiz yere tüketmeden, bilinçli, ölçülü ve verimli kullanma anlayışıdır. Amacı yalnızca elde bulunan kaynakları korumak değil; zamanı, suyu, enerjiyi ve hayatımızın her alanındaki imkânları ihtiyaçlar doğrultusunda değerlendirebilmektir. Bu anlayış, bireyin olduğu kadar toplumun geleceğini de doğrudan etkileyen önemli bir yaşam ilkesidir.
Hayatım boyunca dikkat ettiğim konuların başında, içinde yaşadığımız toplumun tasarrufa yeterince önem vermemesi gelmektedir. Uzun yıllardır yaptığım gözlemler beni hep aynı sonuca ulaştırmıştır. Toplum olarak yediğimiz yemekten harcadığımız paraya, kullandığımız sudan geçirdiğimiz zamana kadar pek çok konuda ölçülü davranmak yerine tüketmeyi tercih ediyoruz. Elbette bunun dışında da üzerinde durulması gereken birçok örnek vardır. Ancak günlük hayatın içinde herkesin rahatlıkla görebileceği bu alanlar bile tasarruf bilincinin yeterince yerleşmediğini açıkça ortaya koymaktadır.
İşte bu düşünceden hareketle kaleme aldığım bu yazıda, tasarrufun neden yalnızca maddi bir konu olmadığını, aynı zamanda bir karakter ve yaşam kültürü meselesi olduğunu anlatmak istiyorum. Çünkü israfın alışkanlık hâline geldiği bir toplumun geleceğini sağlam temeller üzerine inşa edebilmesi kolay değildir.
Bu konuda üzerinde özellikle durulması gereken noktalardan biri de ailelerin çocuklarına karşı sergiledikleri tutumdur. Ne yazık ki çoğu zaman çocuklarımızı tasarrufa yönlendirmek yerine, farkında olmadan israfa alıştırıyoruz. İyilik yaptığımızı düşünürken, gelecekte karşılaşabilecekleri zorlukları kendi ellerimizle büyütüyor, onları hayatın gerçeklerine hazırlamak yerine rahatlığa alıştırıyoruz.
Evladımız ya da yeğenimiz olması fark etmez. Henüz paranın değerini, emeğin karşılığını ve hesabın ne anlama geldiğini bilmeyen küçük çocukların ellerine gereğinden fazla para vermekten çekinmiyoruz. Oysa çocuk, her istediğine kolayca ulaşmaya alıştığında sahip olduğu nimetlerin kıymetini anlamakta zorlanır. Elde edilen her şeyin emek gerektirdiğini öğrenemeyen bir bireyin ilerleyen yıllarda ölçülü hareket etmesi de kolay olmayacaktır.
Üstelik bu yanlış davranışımızı haklı gösterebilmek için çeşitli mazeretlerin arkasına sığınmayı da ihmal etmiyoruz. En çok duyduğumuz sözlerden biri şudur: "Biz çocukluğumuzda görmedik, onlar görsün. Biz yokluk içinde büyüdük, çocuklarımız zorluk çekmesin."
İlk bakışta sevgi dolu gibi görünen bu düşünce, aslında çocukların hayata hazırlanmasını engelleyen en büyük yanlışlardan biridir. Çünkü hayatın gerçekleriyle hiç tanışmayan bir çocuk, ileride kendi ailesini kurduğunda karşılaştığı en küçük sıkıntıda bile nasıl hareket edeceğini bilemeyebilir. İhtiyaç ile istek arasındaki farkı öğrenmeyen, sahip olduklarının değerini kavrayamayan bir insanın, hayat mücadelesine eksik başlaması kaçınılmazdır.
Daha düşündürücü olan ise şudur: Çocuklarımızı bu anlayışla yetiştirdikten sonra, ileride yaptıkları yanlışların sorumluluğunu yine onlara yüklemeye çalışıyoruz. Oysa önce kendi davranışlarımızı sorgulamalı, onlara hangi alışkanlıkları kazandırdığımızı samimiyetle değerlendirmeliyiz. Çünkü bugün attığımız her adım, yarın onların yaşayacağı hayatın temelini oluşturmaktadır.
Bu nedenle çocuklarımızı geleceğe hazırlarken atacağımız her adımı büyük bir sorumluluk duygusuyla planlamalıyız. Onların omuzlarına taşıyamayacakları yükler bırakacak yanlış alışkanlıkların mimarı olmamalıyız. Büyükler olarak görevimiz yalnızca ihtiyaçlarını karşılamak değil; emeğin, sabrın, kanaatin ve tasarrufun değerini de öğretmektir.
"Biz görmedik, onlar daha iyi yaşasın." düşüncesi, çocuklarımızı bilinçsiz tüketime sürükleyen bir mazerete dönüşmemelidir. Hiçbir anne baba evladının yokluk çekmesini istemez. Ancak her isteğin anında yerine getirilmesi de çocuklara iyilik değil, uzun vadede zarar verir. Çünkü beklemeyi öğrenmeyen, emek vermeden istediğine ulaşan bir çocuk, zamanla doyumsuzluğu hayatının doğal bir parçası hâline getirebilir.
Benim yıllardır savunduğum düşünce de budur. Çocuk, yaşına uygun ölçüde hayatın zorluklarını tanımalıdır. Her istediğine hemen ulaşmamalı; sabretmeyi, beklemeyi ve sahip olduklarının kıymetini bilmeyi öğrenmelidir. Aksi hâlde doyumsuzluk, onun karakterine yerleşir ve ilerleyen yıllarda bundan kurtulması çok daha güç hâle gelir.
Çocuklarımız bizim geleceğimizdir. Onları yalnızca sevgimizle değil, doğru alışkanlıklarla da yetiştirmeliyiz. Eğer hayata hazırlamaz, sorumluluk bilincini kazandırmaz ve tasarruf anlayışını küçük yaşlardan itibaren aşılayamazsak, farkında olmadan onları çıkışı zor görünen bir hayatın içine kendi ellerimizle itmiş oluruz. İşte bu yüzden tasarruf, yalnızca bugünü değil, yarını da güvence altına alan en değerli hayat ilkelerinden biridir.
Çocukların geleceğini şekillendiren en önemli unsur yalnızca okul eğitimi değildir. Eğitim önce ailede başlar, okulda gelişir ve hayatın içinde olgunlaşır. Bu nedenle çocuklarımıza kazandıracağımız değerlerin temel sorumluluğu öncelikle ailelere aittir. Okullar bu süreci destekleyen önemli kurumlardır; ancak eğitim, diploma alındığı gün sona ermez. Evlatlarımız hayatın her döneminde doğruyu gösterecek bir rehberliğe ihtiyaç duyar ve bu görev öncelikle biz büyüklerin omuzlarındadır.
Çocuklarımıza vermemiz gereken dersleri zamanında ve doğru şekilde verebilirsek, onlar da aynı anlayışı kendilerinden sonraki nesillere aktaracaktır. Böylece tasarruf bilinci yalnızca bireysel bir alışkanlık olmaktan çıkacak, kuşaktan kuşağa aktarılan güçlü bir kültüre dönüşecektir. Aksi hâlde israf da aynı şekilde yayılmaya devam edecek ve toplumun geleceğini sessizce olumsuz etkileyecektir.
Hayatımızı ölçülü yaşamaktan uzaklaştırdığımız sürece gerçek anlamda kalıcı kazanımlar elde etmemiz mümkün değildir. Çünkü tasarruf; sabırlı olmayı, planlı hareket etmeyi ve elimizde bulunan nimetlerin değerini bilmeyi öğretir. Atalarımızın söylediği "Ne ekersen onu biçersin." sözü de tam bu noktada büyük anlam kazanmaktadır. Eğer bugün çocuklarımızın gönlüne bilinç, sorumluluk ve kanaat tohumları ekebilirsek, yarın bunun karşılığını hem aile hem de toplum olarak fazlasıyla alırız.
Toplum olarak eksiklerimizden biri de yanlış düşüncelerin yayılmasına sessiz kalmamızdır. Tasarrufu küçümseyen, israfı ise sıradanlaştıran anlayışlarla karşılaştığımızda insanları kırmadan, küçümsemeden ve üslubumuzu bozmadan doğruyu anlatmayı bilmeliyiz. Çünkü bazen yerinde söylenen bir söz, yıllarca süren yanlış bir alışkanlığın değişmesine vesile olabilir.
Yanlış alışkanlıkların önüne geçemediğimiz sürece israf, çocuklarımızın hayatında daha fazla yer edinecek; tasarruf anlayışı ise yalnızca dillerde kalan güzel bir temenniden ibaret kalacaktır. Oysa israfın hâkim olduğu yerde bereket azalır, emeğin değeri unutulur ve insanlar geleceğe güvenle bakma imkânını giderek kaybeder.
İsrafın hayatımızda meydana getirdiği olumsuzlukları her fırsatta dile getirmeye çalışıyorum. Çünkü yıllardır yaptığım gözlemler, bu endişenin yersiz olmadığını açıkça göstermektedir. Farkında olarak ya da olmayarak yapılan her israf, insanı hem maddi hem de manevi yönden eksiltmekte; sahip olduğumuz nimetlerin kıymetini zamanla unutturmaktadır.
Bu düşünceyi neden özellikle kendi toplumumuz üzerinden dile getirdiğimi yaşadığım bir olayla açıklamak istiyorum. Geçtiğimiz yıl umre ibadetini yerine getirmek için Mekke'ye gittiğimde, tasarruf konusunda beni derinden etkileyen bir manzarayla karşılaştım. Kaldığımız otelin restoranında dünyanın farklı ülkelerinden insanlar vardı. Ancak ne yazık ki israf konusunda dikkatimi en çok çeken yine kendi insanımız oldu.
Bazı kişiler tabaklarına ihtiyaçlarından çok daha fazla yemek alıyor, ardından da "Beğenmedim." diyerek neredeyse hiç dokunmadan çöpe döküyorlardı. O an gördüğüm manzara beni yalnızca üzmedi; aynı zamanda derin bir muhasebe yapmama da vesile oldu. Çünkü çöpe giden yalnızca yemek değildi. O nimetin sofraya ulaşıncaya kadar harcanan emek, alın teri, zaman ve diğer imkânlar da aynı düşüncesizliğin içinde yok olup gidiyordu.
Kendi kendime, "İşte tasarruf anlayışımızı ele veren tablo tam da budur." diye düşündüm. Nerede olursak olalım, israf alışkanlığımızın peşimizi bırakmaması üzerinde uzun uzun düşünmemiz gereken bir gerçektir. Daha da üzücü olan ise, bu davranışların yarın bize ve çocuklarımıza neler kaybettireceğini yeterince sorgulamıyor oluşumuzdur.
Mekke'de şahit olduğum bu olaydan sonra tasarrufa bakışım daha da derinleşti. İnsanların yalnızca nasihatlerle değil, yaşanmış örneklerle de bilinçlendirilmesi gerektiğine bir kez daha inandım. Bu nedenle tasarrufun yalnızca bireysel bir tercih değil, aynı zamanda vicdani, ahlaki ve toplumsal bir sorumluluk olduğunu her fırsatta anlatmanın gerekli olduğuna inanıyorum.
İsraf ve tasarruf konusunda dikkat çekici bir örnek olarak gördüğüm bir başka paylaşım da insanın olaylara hangi açıdan baktığının ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. Bu nedenle Metin Şentürk’ün annesiyle arasında geçen anlamlı bir konuşmaya değinmek istiyorum.
Annesi, ailece yaşadıkları görme engeli nedeniyle zaman zaman hayatın zorluklarından söz ederken Metin Şentürk ona, "Anne, biz çok fakiriz değil mi?" diye sorar. Annesi ise "Fakirlik ayıp mıdır?" diyerek karşılık verir. Bunun üzerine Metin Şentürk, bu sözü fakirliği küçümsediği için söylemediğini, eğer ailede herkes görebilseydi evde sürekli ışık yakmak gerekeceğini ve bunun da elektrik giderlerini artıracağını ifade eder.
Bu konuşmada anlatılmak istenen yalnızca bir maddi imkân meselesi değildir. Asıl anlatılmak istenen, insanın sahip olduklarına hangi pencereden baktığıdır. Hayatta bazen eksik olarak gördüğümüz bir durum, başka bir açıdan değerlendirildiğinde farklı bir anlam kazanabilir. Önemli olan, elimizde olmayanların peşinden koşarken elimizde bulunan değerleri görmezden gelmemektir.
Tasarruf da tam olarak böyle bir bakış açısı gerektirir. Sahip olduklarımızın kıymetini bilmek, her imkânı sınırsızca tüketmek yerine yerinde ve zamanında kullanmayı öğrenmek gerekir. Çünkü bilinçli hareket eden insan, yalnızca kendi bugününü değil, kendisinden sonra gelecek olanların yarınını da düşünür.
Günümüzde her gün karşımıza yeni ürünler, yeni ihtiyaçlar ve yeni tüketim alışkanlıkları çıkarılmaktadır. Üretilen her şeyin gereksiz olduğunu söylemek elbette doğru değildir. İnsan hayatını kolaylaştıran, ihtiyaçlara cevap veren birçok ürün bulunmaktadır. Ancak asıl üzerinde düşünülmesi gereken nokta, gerçekten ihtiyaç duyduğumuz şeylerle bize ihtiyaç gibi gösterilen şeyleri birbirinden ayırabilmektir.
Bazen insanlar, faydasından çok zarar getirecek birçok ürünü yalnızca çevrenin etkisiyle veya geçici heveslerle satın alabilmektedir. Özellikle yiyecek ve içecek başta olmak üzere birçok alanda gereksiz tüketimin arttığı açıkça görülmektedir. Bu durum yalnızca kaynakların azalmasına değil, aynı zamanda insanların tasarruf anlayışından uzaklaşmasına da sebep olmaktadır.
Bu nedenle geçmişte yaşadığımız eksiklikleri çocuklarımıza israf için bir gerekçe olarak sunmamalıyız. Onlara daha iyi imkânlar hazırlamak isterken, hayatın gerçeklerinden kopmalarına sebep olmamalıyız. Çünkü gerçek sevgi, her istediğini vermek değil; gelecekte ayakta durabilmesi için gerekli değerleri kazandırmaktır.
Ömrümüz boyunca yalnızca bugünü düşünür, arkamızdan gelecek nesilleri hesaba katmazsak elimizde bulunan kaynakları kendi ellerimizle tüketmiş oluruz. "Dün dünde kaldı, anı yaşamak gerekir." anlayışını yanlış yorumlayarak geleceği düşünmeden hareket etmek, yarınımızı büyük sorunların içine bırakmak anlamına gelir. İnsan yalnızca bugününü değil, yarınını da hesaba katarak yaşamalıdır.
Bu sebeple elimizde bulunan her şeyi gerektiği yerde ve gerektiği ölçüde kullanmayı hayatımızın bir ilkesi hâline getirmeliyiz. Çünkü bahanelerin arkasına sığınarak yapılan yanlışların ne bize ne de bizden sonra gelecek nesillere kazandıracağı hiçbir değer yoktur. Aksine bu anlayış, telafisi zor kayıplara yol açabilir.
Tasarruf gibi hayatımızın merkezinde olması gereken bir değeri görmezden gelmek, olaylara yanlış bir pencereden bakmamıza sebep olur. Öncelikle kendimiz israfa karşı durmalı, tasarrufun önemini kavramalı ve ardından çocuklarımıza, öğrencilerimize bu bilinci aktarmalıyız.
Unutmamalıyız ki toprağa attığımız her tohum, gelecekte alacağımız ürünün temelidir. Eğer bilinç, sorumluluk ve tasarruf tohumlarını doğru şekilde yetiştirirsek, bunun karşılığında güçlü ve bilinçli bir toplum meydana getirebiliriz.
Bir toplumun sahip olduğu değerler, onun geleceğini belirleyen en önemli unsurlardandır. İlkelerinden uzaklaşan, kaynaklarının kıymetini bilmeyen ve yanlış alışkanlıkları gelecek nesillere aktaran toplumlar, zaman içinde büyük sorunlarla karşılaşabilirler.
Bu nedenle tasarrufu israfın gerisinde bırakmamalı, çocuklarımızın yanlış alışkanlıklarla yetişmesine izin vermemeliyiz. Çünkü bilinçsizlikle mücadele edemeyen toplumlar, farkında olmadan kendi geleceklerini zora sokarlar.
Sözün özü; önce kendimiz değişmeli, sonra çevremize örnek olmalıyız. Bugün attığımız bilinçli adımlar, yarının daha güçlü ve daha sorumlu toplumunu oluşturacaktır. Tasarruf etmek yalnızca sahip olduklarımızı korumak değil; geleceğe karşı taşıdığımız sorumluluğu yerine getirmektir.