İNSAN OLMAK …
Yıllardır kaleme sarılıyorum…
Çoğu zaman yalnız kalmaktan korktuğum için…
Bazen bir cümlede kendimi arıyor, bazen bir satırda hayatı anlamaya çalışıyorum.
Yazdıklarım karşılık bulunca da seviniyorum çocuk gibi.
Bugün ise, affınıza sığınarak kendi küçük dünyamın kapısını sizlere aralamak istiyorum.
Bu satırları;
kimseye akıl vermek,
kimseyi yargılamak ya da kendimi kusursuz göstermek için yazmıyorum bugün.
Çünkü ben de herkes gibi; günahlarıyla,
sevaplarıyla,
doğrularıyla,
yanlışlarıyla yaşayan bir beşerim.
Sadece elimden geldiğince vicdanlı, adil, merhametli ve insanca yaşamaya çalışan bir yolcuyum.
Hayat boyunca kendime hep şu soruyu sordum:
“Daha çok ne kazandım?” değil…
“Daha iyi bir insan olabildim mi?”
Belki de bütün mesele budur.
Çünkü dünyaya gelen herkes İNSAN olarak doğar.
Ama herkes gerçek anlamda insan olamaz.
İnsan olmak;
bir nüfus cüzdanına yazılan bilgi değil,
ömür boyu verilen bir karakter sınavıdır.
Yıllar içinde şunu gördüm:
Yapmacıklıkla hiçbir zaman aram olmadı.
Olduğu gibi görünmeyen…
Göründüğü gibi yaşamayan…
Sözü başka, özü başka olan insanlar bana hep uzak geldi.
Çünkü samimiyet güven doğurur.
Yapmacıklık ise yalnızca bir görüntü üretir.
Üniversite yıllarında bir hocamızın söylediği bir cümle hâlâ kulaklarımda yankılanır:
“Küçük insanlar küçük şeylerle uğraşır ve hep küçük kalırlar.”
Yıllar geçtikçe bu sözün anlamını daha derinden kavradım.
Küçük insanlar dedikoduyla oyalanır.
Büyük insanlar fikir üretir.
Küçük insanlar kıskanır.
Büyük insanlar takdir eder.
Küçük insanlar gösterişi sever.
Büyük insanlar sadeliği.
Küçük insanlar makamın peşinden gider.
Büyük insanlar ise sorumluluğun.
Hayatım boyunca kendi hesabım hep farklı oldu.
Makam senin olsun…
Onur benim olsun.
Para senin olsun…
Huzur benim olsun.
Kibir senin olsun…
Tevazu benim olsun.
Şöhret senin olsun…
Saygınlık benim olsun.
Çıkar senin olsun…
Vicdan benim olsun.
Öfke senin olsun…
Merhamet benim olsun.
Yalan senin olsun…
Doğruluk benim olsun.
Çünkü insanı büyüten; cebi değil, yüreğidir.
Ben, dünya’da yalnızca insanları görmedim.
Bir ağacın gölgesine de saygı duydum.
Bir kuşun yuvasına da…
Bir karıncanın yoluna da…
Denizin sessizliğine de…
Toprağın bereketine de…
Çünkü insan, yeryüzünün sahibi değil; emanetçisidir.
Bu dünyayı yalnız yaşamıyoruz.
Bütün canlılarla aynı gökyüzünü paylaşıyor, aynı havayı soluyor, aynı toprağın bereketinden faydalanıyoruz.
Onların yaşam hakkına saygı duymadan, gerçek anlamda insan olunabileceğine hiç inanmadım.
Ben büyük görünmeye çalışmadım.
Büyük yaşamaya da…
Kendi küçük dünyamı;
dürüstlükle,
emekle,
vicdanla,
doğaya ve bütün canlılara duyduğum saygıyla kurmaya çalıştım.
Böyle düşündüm…
Böyle gördüm…
Böyle yaşadım…
Ve ömrüm yettiğince de böyle yaşamaya gayret edeceğim.
Belki çok kalabalıklarım olmadı.
Ama gerçek dostlarım oldu.
Belki herkes beni anlamadı.
Ama beni anlayanlar, beni olduğum gibi sevdi karşılıksız.
Bugün geriye dönüp baktığımda; sahip olduklarımla değil, vazgeçmediğim değerlerle huzur buluyorum.
Onurumla…
Merhametimle…
Tevazumla…
Ve bütün canlıların yaşam hakkına duyduğum saygıyla…
Çünkü sonunda anladım ki;
İnsan olarak doğmak kaderdir.
Ancak İNSAN olarak yaşayabilmek ise her gün yeniden yapılan bir tercihtir.
Ben de;
günahlarım ve sevaplarımla,
eksiklerim ve hatalarımla,
bu tercihi her gün yeniden yapmaya çalışan sıradan biriyim.
Eğer bu hayattan geriye bir iz bırakacaksam;
malımla,
makamımla
ya da şöhretimle değil…
Sadece insan kalabilme çabasında olan biri olarak hatırlanmak isterim.
Başarabildiğim kadar ADİL bir insan olarak…