Vicdanın Saniyeleri; 112 ve MHRS Gerçeği
Kulağa korkunç bir senaryo gibi geliyor değil mi? Ne yazık ki bu, ülkemizde her gün binlerce kez yaşanan acı bir gerçek. Resmî verilere göre Türkiye genelinde 112 Acil Çağrı Merkezlerine bir yılda gelen çağrı sayısı 105 milyonu aşmış durumda. İşin en ürkütücü yanı ise, bu devasa çağrı selinin çok büyük bir kısmının "gerçek dışı" veya "acil olmayan" nedenlerden kaynaklanması.

"Dişim sızlıyor", "Boğazımda hafif bir gıcık var", "Yalnız kalmaktan korkuyorum" diyerek ambulans çağıran ya da telefon testi yapmak için 112'yi arayan bir toplum haline geldik. Biz o ahizeyi fuzuli yere işgal ederken, üç mahalle ötede kalbi duran bir dedeye, trafik kazasında ağır yaralanan bir gence gidecek ambulansın saniyelerini çalıyoruz. 112'yi her gereksiz arayışımızda, bir insanın yaşama tutunma şansını elinden alıyoruz. Devlet bu durumun önüne geçebilmek adına yasal tedbirleri sertleştirdi; artık gereksiz meşguliyete 1.500 TL, asılsız ihbarla ambulans çıkartmaya ise 15.000 TL para cezası uygulanıyor. Ancak mesele ceza değil, vicdan meselesidir.
Madalyonun diğer yüzünde ise hastane koridorlarında, MHRS ekranlarında yaşanan sessiz bir kriz var. "Hastanelerden randevu bulamıyoruz" şikayetini hemen her gün en yakınlarımızdan duyuyoruz. Ancak iğneyi kendimize batırmanın vakti geldi de geçiyor.

Sağlık Bakanlığı'nın paylaştığı çarpıcı istatistiklere göre, geçmiş yıllarda yıllık bazda alınan her 4 randevudan birine gidilmediği ve bu randevuların iptal bile edilmediği kayıtlara geçmişti. Sadece bir yıl içinde 23 milyon insan aldığı randevuya ne gitti ne de o koltuğu bir başkasına devretti. Düşünün; bir uzman hekim günlerce çalışıp hazırlık yapıyor, odasında hastasını bekliyor ama o koltuk boş kalıyor. Oysa arkada, o branştan randevu alabilmek için haftalardır ekran başında sabahlayan, belki de hastalığı her geçen gün ilerleyen binlerce insan sıra bekliyor.
Bakanlığın son dönemde getirdiği "randevusuna gitmeyene 15 gün aynı branştan randevu vermeme" cezası ve onaylı randevu sistemi sayesinde bu oranlar bir nebze geriledi, bekleyen hasta sayıları milyonlardan yüz binlere indirildi. Fakat sistem ne kadar mükemmelleştirilirse geliştirilsin, bireysel ahlakımız düzelmediği sürece bir yerlerde hep bir aksama yaşanacaktır. "Belki giderim" diyerek yedekte tutulan, gidilmeyince de "Aman ne olacak sanki" denilerek iptal edilmeyen her randevu, bir başka vatandaşın şifa bulma hakkına vurulan bir kettir.
Bu iki büyük vurdumduymazlığın birleşimi, sağlık sisteminde yıkıcı bir domino etkisi yaratıyor. Gerçekten acil olmayan binlerce insan poliklinik randevusu bulamadığı için acil servisleri dolduruyor. Acil servisler bir süre sonra gerçek kriz anlarına müdahale edemez hale geliyor.
Gerçek vakalara ayırması gereken enerjiyi asılsız ve hafif durumlarla harcayan doktor, hemşire ve çağrı personelinin enerjisi tükeniyor. Tükenen sağlık çalışanı, sistemdeki kalitenin düşmesine neden oluyor.
Ekonomik boyutu da göz ardı edilemeyecek kadar büyük. Boşa çıkan ambulans seferleri, yakılan yakıtlar, hazırlanan ancak kullanılmayan tıbbi malzemeler hepimizin cebinden, yani vergilerimizden çıkıyor.
Daha da önemlisi, zamanında müdahale edilse ayakta kolayca atlatılabilecek bir hastalık, randevu bulunamadığı için ilerliyor. Zamanında tedavi olamayan o hasta, aylar sonra acil serviste yoğun bakım yatağı arayan ağır bir vakaya dönüşüyor.