Konya
Kapalı
28°
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce
46,8276 %0.03
53,5032 %-0.12
6.247,55 % -0,48

DEĞİŞTİK YALANI

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:

“Kölelik 19 Haziran 1865’te kaldırıldı” diyordu sürekli babam. Zevkle, keyifle, yüzünde güller açarak. Artık özgürüz! Sonra çayından son bir yudum alıp, “ziyade olsun hanım” dedikten sonra uyumaya gidiyordu. Giderken, “sabah erken kalkacağım. Malum işe geç gitmek olmaz. Adam sonuçta bize aş verdi, iş verdi. O sayede evimize ekmek giriyor.” Söylencelerini, öğütlerini, bilmem kaç binince kez tekrarlayarak… 

Bazı zamanlar acı gerçeği keşke babama söyleseydim diye içimden geçiyorum. Acaba anlar mıydı? Aydınlanır mıydı? Bir soru var olur muydu karanlık ruhunda? Pek sanmıyorum. Bir şeye delicesine inanmanın en kolay yolu, tam tersini ısrarla inkâr etmektir. Örneğin köle olmadığınıza büyük bir inançla inanıyorsanız, zaten köle olduğunuz gerçeğini reddediyorsunuz demektir. 

Dünya bizi bazı gerçeklerden soyutlayarak, kendi yalancı gerçeklerine inanmak zorunda bıraktı. Bunlardan ilki de köle olmadığımız, özgür olduğumuz yalanıdır. İstediğimiz ürünü alabilme şansı, hep değilse bile, arada sırada da olsa istediğimiz yemekleri yiyebilme olanağı ve en önemlisi herkesle aynı telefonu, aynı interneti, aynı televizyonu kullanma imkânı, bizi bu yalancı gerçeğe inanmak zorunda bırakıyor. Tıpkı 1945’ten bu yana bir dünya savaşının olmadığı masalına inandırıldığımız gibi. 

Hiçbir şey değişmedi. Değişen renkler, şekiller, evler, yollar, topraklar sadece. Orta çağda da serveti, toprağı, gücü olanın söz söyleme yetkisi vardı, bugünde var. Antik Yunanda ’da yurttaş olmayanlar insan sınıfına alınmıyor, kanun önünde hiçbir korunağı yoktu, bugünde öyle. Yine fakirin hiçbir özelliği, tüzelliği, kudreti, sözü yok. 

Jean-Jacques Rousseau’n “Toplum Sözleşmesi” eserinde şöyle bir tespit var. “Bunca insanın cansiperane bir şekilde kralları doyurma isteğini ve arzusunu anlamadan ölüp gideceğim.” Kesinlikle haklıydı büyük filozof. Bugünde aynısı olmuyor mu? Bugünde kendimizden, kendi geleceğimizden vazgeçip devlet büyüklerinin konforu için mücadele etmiyor muyuz? Peki, bunun nedeni ne? Onlar mutlu olunca ne değişiyor? Ne geçiyor elimize? Sözüm ona neleri düzeltmiş oluyoruz? Yine söylüyorum hepimiz köleyiz ve hiçbir şey değişmiyor. Orta çağ Avrupası’nda kilise, din adı altında yoksul insanlara cennetten arsa satıyordu, bugünde yakmayan kefen satılıyor. Kitaplar farklı tarzlar hep aynı. Dünde ölümsüzlüğü arıyorduk bugünde. Dün de daha fazlası için bütün iğrençlikleri yapıyorduk bugünde. Ancak unuttuğumuz ve ısrarla hatırlamak istemediğimiz bir önerme var. O da şudur. Tamamlanınca hep eksik kalacak bir şeyler… Değiştiğimizi sanmanın ötesine gitmeyecek hiçbir şey… Tüm bunları çok sevdiğim bir İlhan İrem şiiri ile tamamlamak istiyorum. 

Tutuşturup yabani otlarını

Çıkmak gerek bu gece ormanından…

 

Yorumlar
Yorum yazma kurallarını okumuş ve kabul etmiş sayılırsınız