BAĞIŞ MI, RÜŞVET Mİ?
Siyaset ve siyasetçiler üzerine bugüne kadar kaç yazı kaleme aldım, doğrusu ben de bilmiyorum. Bildiğim tek şey, siyasetin dün olduğu gibi bugün de gündemin en üst sıralarındaki yerini koruduğudur. Hele hele ülkemizde…
Hâl böyle olunca millet olarak çoğu zaman gerçek sorunlarımızı ikinci plana itiyor, neredeyse her gün aynı tartışmaların etrafında dönüp duruyoruz. Eskilerin, "Kellim kellim lâ yenfa’" dediği gibi; söylenip duran, fakat bir türlü fayda vermeyen sözlerin içinde debeleniyoruz.
Son günlerde kamuoyunu meşgul eden ve Ekrem İmamoğlu hakkında hazırlanan iddianamedeki iddialar, bu tartışmayı yeniden alevlendirdi. Kimileri buna "bağış" diyor, kimileri ise "siyasi rüşvet". Mesele milyonlarca dolarla ifade edilen rakamlara ulaşınca, konuyu yeniden ele alma ihtiyacı hasıl oldu.
İşin ilginç tarafı, bu tartışmalardan en az rahatsız olanlar çoğu zaman siyasetçilerin kendileri oluyor. Çünkü kötü de olsa reklam, reklamdır diye düşünenler çıkabiliyor. Oysa her şeyin iyisi de kötüsü de olduğu gibi, reklamın da kötüsü vardır. Üstelik kötü siyasetin reklamı, yalnızca kişilere zarar vermez; toplumun devlete olan güvenini zedeler, gençlerin geleceğe dair umutlarını törpüler ve milletin ortak vicdanını yaralar.
Bu sebeple, tekrar pahasına bir kez daha ifade etmek isterim:
Siyaset, insanlık tarihi kadar eskidir. İnsanla birlikte başlayan yönetme ihtiyacı, siyaseti de beraberinde getirmiştir. Ne var ki insanın bulunduğu yerde istismar da hiçbir zaman eksik olmamıştır. Bu istismar bazen din üzerinden yapılmış, bazen idealler üzerinden, bazen ideolojiler üzerinden… Kimi zaman da ülkeler, liderler, kurumlar, cemaatler ve çeşitli toplumsal yapılar, siyasi çıkarların aracı hâline getirilmiştir.
Yakın veya uzak tarih bunun sayısız örnekleriyle doludur. Günlük hayatta can ciğer kuzu sarması olan dostlar, siyasi rekabetin sert ikliminde birbirlerini acımasızca hedef alabilmektedir.
Bu acı gerçeğin en hazin örneklerinden biri de hiç şüphesiz Kerbelâ'dır. Hz. Hüseyin ve beraberindekilerin maruz kaldığı büyük facia, siyasi ihtirasın insanı hangi noktalara sürükleyebileceğini gösteren tarihî bir ibret vesikasıdır. Benzer örnekleri çoğaltmak mümkündür; ancak maksadım tarih dersi vermek değil, bugünü doğru okuyabilmektir.
Çünkü siyaset, yönetim hayatının vazgeçilmez alanıdır. Gücü, itibarı, yetkiyi ve kamu kaynaklarını bünyesinde barındırdığı için her zaman cazibesini korumuştur. Topluma hizmet etmek isteyenler kadar, gücü elde etmek isteyenler için de önemli bir çekim merkezidir. Ne var ki aynı cazibe, ilke ve ahlâktan uzaklaşıldığında hem yönetenlere hem de yönetilenlere ağır bedeller ödetir.
Gerçekte siyasette belirleyici olan sistemden önce ilkedir. En mükemmel görünen sistem bile onu uygulayan insanların ahlâkı kadar değerlidir. Adalet duygusunu kaybetmiş, hesap vermekten kaçan, vicdanını susturmuş insanların elinde en iyi sistemler bile yozlaşabilir.
Bu sebeple kamuyu ilgilendiren görevler, mutlaka ehil ve liyakat sahibi ellere teslim edilmelidir. Bu yalnızca teknik bir yeterlilik meselesi değildir; aynı zamanda derin bir ahlâk ve emanet meselesidir. Çünkü hayat bir bütündür. İnanç, ahlâk ve davranış birbirinden bağımsız düşünülemez.
Aslında siyaset, özünde bir emanet meselesidir. Bu emanet ise iki temel sütun üzerinde yükselir: Adalet ve istişare…
Bu noktada, yıllar önce yaşadığım küçük ama düşündürücü bir hatırayı paylaşmak istiyorum.
-II-
24'üncü Dönem milletvekilliği aday adaylığı için başvuruda bulunmuştum. Bölgemizde görev yapan milletvekillerinin önemli bir kısmının yeniden aday gösterileceği, bir kısmının il teşkilatı ve genel merkezin kontenjanını da eklediğinizde, geriye kalan sınırlı sayıdaki aday arasında yer bulabilmek oldukça zordu. Açıkçası aday gösterilme ihtimalimizi yüzde beşin üzerine çıkarabilmek düzeyde görünmüyordu.
Başvuru sırasında genel merkezin belirlediği ve o günün şartlarında bizim için hiç de küçümsenmeyecek meblağ başvuru bedelini banka aracılığıyla yatırdım. Ardından başlayan süreç ise bana, siyasetin yalnızca seçim kazanmak değil; aynı zamanda insanı tanımak ve insanın kendisini tanıması bakımından da önemli bir imtihan olduğunu gösterecekti…
Temayül yoklaması öncesindeki günler adeta zamanla yarışarak geçti. Gece gündüz demeden ilçe teşkilatlarını, kanaat önderlerini ve partinin çeşitli kademelerinde görev yapan isimleri ziyaret ettim. Uzun yıllar eğitim kurumlarında ve sivil toplum kuruluşlarında görev yapmış, radyo ve televizyon programlarına katılmış biri olarak, bu ziyaretlerin benim için çok farklı bir tecrübe olacağını doğrusu tahmin etmiyordum.
Karşılaştığım bazı tavırlar düşündürücüydü; bazıları ise gerçekten inciticiy. İnsanın, kendisini lütuf dağıtan bir makamın sahibi gibi gören kimselerin karşısında kendi meziyetlerini anlatmaya çalışması kadar zor bir şey yoktur. Hayatınız boyunca yaptığınız hizmetleri birkaç dakikaya sığdırmaya çalışırken, bazen sözleriniz değil, sessizliğiniz konuşur.
Neyse…
Kısa sürede bütün ilçe teşkilatlarına ulaşabilmek için yoğun bir tempo içinde koşturuyorduk.
Bir akşam, henüz hava kararmadan merkez ilçelerden birinin parti binasına girdim. Benden önce gelen birkaç aday adayı da bekleme salonundaki sandalyelerde oturuyordu. Aralarında üniversitelerimizden birinin saygın bir ana bilim dalı başkanı olan değerli bir hocamız da vardı. Hepimiz, teşkilat yöneticileriyle görüşmeyi bekliyorduk.
Selam verip boş bir sandalyeye oturdum.
Aradan birkaç dakika geçmişti ki içeriden saçlarına bolca jöle sürmüş, kıyafetleriyle birbirinden tamamen farklı birkaç genç çıktı. Kendilerinden son derece emin bir tavırla, teşkilat yönetiminin dışarıdaki bir toplantıda bulunduğunu, bu nedenle görüşmeyi kendileriyle yapmamız gerektiğini söylediler.
"Olur." dedik.
Neticede biz de kendimizi tanıtacak, projelerimizi anlatacaktık.
Kısa bir sohbetin ardından tam ayrılmak üzereydik ki gençlerden biri gayet doğal bir ifadeyle:
— Partimize yardım bekliyoruz, dedi.
Bir an birbirimizin yüzüne baktık.
Ben, nazik bir dille, başvuru sırasında genel merkezin belirlediği ücreti zaten yatırdığımı, bunun dışında herhangi bir yardımda bulunmayı doğru bulmadığımı söyledim. Ardından diğer aday adayları da aynı yönde görüş bildirdiler.
Bu cevaplardan gençlerin pek memnun kaldıkları söylenemezdi.
Parti binasından birlikte ayrıldık.
Dışarı çıkınca üniversitedeki profesör arkadaşımızın koluna girdim.
"— Hocam," dedim, "biz neyse… Peki sizin burada ne işiniz vardı? Az önce karşılaştığımız manzara eminim sizin de canınızı sıkmıştır."
Yüzünde hafif bir tebessüm belirdi.
Bir şey söylemedi.
Bazen söylenmeyen sözler, uzun cümlelerden daha çok şey anlatır.
Hamdolsun, aday adaylığı sürecini suhuletle tamamladık. Fakat o günlerde bazı aday adaylarının seçim sürecinde harcadıkları paraları bizzat görüp duydukça hayret etmekten kendimi alamadım. Doğrusu bunu anlamakta zorlandım. Çünkü bizim siyaset anlayışımızın ölçüsü bu değildi.
Elbette siyaset kolay bir alan değildir. Sabır ister, feraset ister, en önemlisi de sağlam bir ahlâk ister. Makam hırsının değil, emanet şuurunun öne çıktığı yerde siyaset millet için bereket olur. Aksi hâlde "bağış" adı altında başlayan küçük tavizler, zamanla kamu vicdanını yaralayan büyük şüphelere dönüşebilir.
Unutmamak gerekir ki siyaset; servet edinme yolu değil, emanet taşıma makamıdır. Makamlar gelip geçer, seçimler kazanılır ya da kaybedilir. Fakat geriye insanın vicdanı ve milletin hafızası kalır.
Hakkı ayakta tutan, adalete şahitlik eden ve millete hizmeti ibadet bilenler için siyaset bir kariyer değil, ağır bir sorumluluktur. Böyle insanların çoğaldığı yerde bağış, rüşvete dönüşmez; siyaset de kirlenmez. Çünkü temiz insanlar, temiz siyasetin en büyük teminatıdır.