GEÇMİŞİMİZDEN UZAKLAŞMAK TERCİHİMİZ OLMASIN
Şimdi bana sorabilirsiniz: “Geçmişi hatırlamanın sana ne faydası var, çağa ayak uydurmak varken neden maziye takılıyorsun?” Ama bilinmelidir ki bir insan geçmişini terk ettiği anda, hayatında telafisi zor kopukluklar oluşmaya başlar. İşte bu yüzden ben zaman zaman mazimle yüzleşme ihtiyacı hissediyorum. Sizlerin de ara sıra geçmişinize dönüp bakmanızın, nereden geldiğinizi hatırlamanızın büyük bir önem taşıdığına inanıyorum.
Yazarlığa adım atmadan önce müzikle iç içe bir hayatım vardı. Özellikle arabesk müzik dinler, hatta söylerdim. Hatta zihnimin bir köşesinde bir hayal de kurardım: “Gün gelecek ben de bu sahnelerde yer alacağım, benim de dinleyenlerim olacak.” Fakat hayat, her zaman hayallerle aynı doğrultuda ilerlemiyor. Bu hayallerim hiçbir zaman gerçeğe dönüşmedi.
Bugün radyoda duyduklarımın ardından kendi kendime şu cümleyi kurdum: “İyi ki o hayallerin gerçekleşmedi.” Çünkü bugün baktığımda, bu dünyanın ne kadar değiştiğini ve bazı değerlerin nasıl göz ardı edildiğini görmek zor değil. Belki ağır bir ifade olacak ama insanların neye nasıl baktığını kestirebilmenin neredeyse imkânsız hale geldiği bir dönemin içerisindeyiz.
Bir bakıyorsunuz bir yerde, sonra başka bir yerde… Adına da “çağa ayak uydurmak” denilen bir gerekçe sunuluyor. Oysa bu gerekçenin arkasına sığınılarak yapılan şey, çoğu zaman geçmişten uzaklaşmaktan başka bir şey değil. İnsanlar farkında olmadan kendilerini ucu bucağı olmayan bir labirentin içine sürüklüyor. Üstelik bu labirentin sonunda ne olduğunu da bilmiyorlar.
Ne yazık ki birçok kişi kendi değerlerini geride bırakmayı bir başarı gibi görmeye başladı. Başkalarının yürüdüğü yollardan ilerleyerek bir kazanım elde edeceğini zannedenler, aslında kendi benliklerinden uzaklaştıklarının farkına varamıyor. Oysa asıl mesele, başkası olmak değil; kendin kalabilmektir.
Bu yüzden diyorum ki kendi yağımızda kavrulmayı öğrenmeliyiz. Bize bırakılan emanetlere sahip çıkmak, onları korumak bizim sorumluluğumuzdur. Bu emanetlerin başında ise kültürümüz, sanatımız ve elbette müziğimiz gelmektedir.
Radyoyu dinlerken çocukluğumda ve gençliğimin ilk yıllarında dinlediğim şarkılarla bugünün şarkılarını karşılaştırdım. Ve içimden şu sözler döküldü: “Biz neleri kulak arkası ettik de hayatın bu kadar çok güzelliğiyle vedalaşmak zorunda kaldık?” Gerçekten de duyduklarım karşısında derin bir üzüntü hissettim.
Kimi eski şarkılar yeniden yorumlanmış, kimi ise adeta aynı sözlerin tekrarından ibaret hale gelmiş. Bir saatlik dinleme süresi boyunca zihnimde tek bir düşünce dolaştı: Sanki bizim çocukluğumuz ve gençliğimiz bir kenara bırakılmış, üzeri örtülmüş ve unutulmaya terk edilmişti.
Oysa bizim zamanımızda müzik, yalnızca kulağa hitap eden bir unsur değildi. Her şarkının bir anlamı, bir hikâyesi vardı. İnsan dinlediği şarkıda kendinden bir parça bulurdu. Türk halk müziği, sanat müziği ve arabesk müzik; hepsi kendi içinde bir değer taşırdı. Daha sonra pop kültürünün yükselişiyle birlikte bu dengede ciddi değişimler yaşandı.
Şahsen ben bu değişimi her zaman olumlu bir gelişme olarak görmedim. Hatta zaman zaman bunun büyük kayıplara yol açtığını düşündüm. Bu yüzden pop müzikle hiçbir zaman güçlü bir bağ kuramadım. Buna rağmen halk müziği ve arabesk müzikle olan bağım hiçbir zaman kopmadı.
Belki bazı okurlarım bu düşüncelerimi abartılı bulabilir. Fakat ben cümlelerimi süslemek için değil, hissettiklerimi olduğu gibi aktarmak için yazıyorum. Çünkü inanıyorum ki yaşanmışlıkların içinden süzülen her düşünce, bir başkasının hayatına ışık tutabilir.
Bugün geldiğimiz noktada, geçmişin izlerinin silinmeye çalışıldığını görmek beni endişelendiriyor. Özellikle eski şarkıların farklı tarzlarda yeniden sunulması, bazen bir yenilikten çok bir kopuş hissi yaratıyor. Her sanatçının kendi alanında üretim yapmasının daha doğru olacağına inanıyorum. Çünkü herkesin her alanda var olmaya çalışması, derinlikten çok yüzeyselliği beraberinde getiriyor.
Sanat dünyasının ne kadar zorlu ve acımasız bir yer olduğunu zamanında fark etmiş biri olarak söylüyorum: İnsan kendi yolunu kaybettiği anda, geri dönüşü her zaman mümkün olmayabilir. Yükseldiğini zannederken aslında düşüşe geçtiğini fark etmek ise çoğu zaman çok geç olur.
Eğer bu gerçekleri görmezden gelirsek, kendi elimizle kendi değerlerimizi yok ederiz. Bu da zamanla geri dönüşü olmayan kayıpların başlangıcı olur.
Son olarak şunu söylemek istiyorum: Kulak tırmalayan, anlamdan yoksun içeriklerle beslenmek yerine, geçmişimizin bize sunduğu değerleri yaşatmaya çalışmalıyız. Çünkü geçmişini kaybeden bir toplum, geleceğini sağlam temeller üzerine inşa edemez.
Sizlere aktardığım bu düşünceler yalnızca bir eleştiri değil, aynı zamanda bir çağrıdır. Geçmişinize sahip çıkın, anılarınızı koruyun ve size ait olan değerleri başkalarının ellerinde yok olmaya terk etmeyin. Unutmayın ki en küçük ihmal bile, zamanla büyük kayıplara dönüşebilir.