SU, SU VE SU …
Su…
Hani şu musluğu açınca geleceğine yüzde yüz emin olduğumuz, markette litrelik şişelerde yan yana dizilip bize göz kırpan, varlığını sandığımız, yokluğunu pek düşünmediğimiz su…
Hayatın en mütevazı mucizesi.
Ve biz insanlar, mucizelere alışınca onları harcamayı, kirletmeyi marifet sayıyoruz.
Dünya nüfusu hızla artıyor. Sanayi büyüyor, şehirler büyüyor, hırslar büyüyor…
Bir tek akıl büyümüyor.
Çünkü suyu sınırsız sanan bir aklın büyümesi mümkün değil.
Birleşmiş Milletler yıllardır uyarıyor.
“2020’de su stresimiz yönetilebilir düzeydeydi” diyorlar.
Güzel…
Ama aynı yıl 2,4 milyar insan, daha şimdiden su kıtlığının tam ortasında yaşıyordu.
Hani bazı gerçekler vardır ya, siz görmezden geldikçe onların sesi yükselir…
Bu da öyle bir gerçek.
Bilim insanları artık “tahmin” bile yapamıyor.
2050’de ne olacak?
“Bilmiyoruz” diyorlar.
Çünkü gidişat, hesap kitap dinlemeyen bir felakete doğru ilerliyor.
Dünyanın hali öyle… bilim bile artık temkinli konuşmak zorunda.
Ama bir şeyi kesin biliyoruz:
Su tüketimi artacak.
Kıtlık derinleşecek.
Ve bugün borçla yaşayan ülkeler yarın sudan borçlanacak.
Düşünün…
164 ülke incelenmiş.
2050’ye gelindiğinde 51’i yüksek ya da aşırı yüksek su stresinin içine düşecek.
Yani her üç ülkeden biri risk altında(!)
Arabistan’dan İran’a, Hindistan’dan Cezayir’e, Libya’ya kadar koca coğrafyalar sahip oldukları suyun yüzde 80’ini tüketecekler.
Uçak gemisi yapabilen insanlık, bir damla SU üretemeyecek.
Diyenler çıkacaktır: “Bize ne?”
E buyurun…
Portekiz, İspanya, İtalya… Avrupa’nın güneyi de kavruluyor yıllardır.
İspanya’da şimdiden kırmızı alarm.
Fransa, Polonya orta-üst seviyede riskte.
Almanya bile “biraz kötüleşebilir” diyor uzmanlar.
Peki biz?
Bu masalın dışında mıyız sanıyorsunuz?
Sınırlar susuzluğu durdurabilir mi?
Geçmişte bir litre petrol için katliam yapanlar, yarın bir litre su için ne yapmaz?
Savaşın adı değişir, sebebi asla değişmez.
Hırs, açlık ve susuzluk…
İnsan hikâyesi hep aynı.
Yıllardır “su sorunu kapıda” deniyordu.
O kapı artık aralık değil.
Gıcırtıyla açıldı ve içeriyi seyrediyor.
Ve biz hâlâ, bardakta bıraktığımız yarım suyu çöpe dökerken “aman canım ne olacak” diye omuz silkiyoruz.
Olacak…
Hem de çok şey olacak.
Çünkü suyu kaybeden, hayatını kaybeder.
Ve insanlık, kaybettikçe ayılır genelde…
Ama bazı uyanışlar çok geç gelir.
İşte tam da bu yüzden su stresine karşı birçok ülke çok öncelerden beri deniz suyunu arıtarak içme suyu üretmeye başlamış bile.
Mesela Kuveyt, 1950’lerin ortasında (1957) modern arıtma sistemlerini devreye sokmuş.
Katar 1960’lardan itibaren, Bahreyn 1975’te, Birleşik Arap Emirlikleri 1977’de, Suudi Arabistan ise 1970’lerde endüstriyel desalinasyona yönelmişler!
Bu sayede, petrolden elde ettikleri gelir ve enerji avantajıyla “deniz → içme suyu” dönüşümünü büyük ölçekte hayata geçirmişler.
Ama sadece devletler, sadece teknolojiler yetmez.
Asıl dönüşüm evde, tarlada, şehirde başlar.
Daha geç olmadan…
Herkes musluğunu, tarlasını, şehrini, geleceğini düşünmek zorunda.
Çocuklarımıza iyi bir miras bırakalım.
Aksi halde bu gezegenin en büyük felaketini “susuz” bir kalabalık olarak birlikte seyredeceğiz.