Güneşi Çağırma Vakti
Bir şey gizemini yitirirse değerini de yitirir. Usulca önemsizleşir, kaybolur gider. Bütün gizlemleri yitirdiğimizde ise, mutsuzluk hâkim olur yaşantımıza. Küçük ve herhangi bir değeri olmayan, basit hazlarla mutlu olmaya çalışırız. Bu asla yeterli gelmez. Daha da acıkırız sevgiye, sevilmeye, huzurlu olmaya…
Eskiler bilir. Eskiden telefon kulübeleri vardı. Elimizde jetonlar, sıra beklerdik sevdiklerimizi aramak için. Kısacık konuşmalar yeterdi içimizdeki özlemi dindirmeye. Rahatlar, o kulübeden genellikle gülerek çıkardık. Bazen sevgilimizi arardık oradan. Buluşacağımız yeri teyit ederdik sadece. Utana sıkıla söylediğimiz kısık sesli “seni seviyorum” ile kapanırdı telefonlar. O sıralar, utanma denilen bir şey vardı zira. Gerisi sevdaya kalırdı. Gelir mi gelmez demeden beklerdik. Bazen geç kaldı mı sevdiğimiz, aklımızdan yüzlerce kötü düşünce geçerdi. Çaresiz beklerdik. Sadece dua ederek beklerdik. Çünkü yapabileceğimiz başka hiçbir şey yoktu. Bir daha, beklerken çarpan kalbimizin sesini asla duyamayacağız.


Şimdi her şey değişti. Sözüm ona teknoloji gelişti. Artık herkesin elinde cep telefonları var. Ama ne yazık ki arayacak kimsemiz yok. Bazen de konuşarak yitiriyoruz gizemi… Çok konuşmanın hiçbir manası yoktur. Asıl önemli olan verimli konuşmaktır. Değerli olan ne varsa yitirmeye koyulduk var gücümüzle. Cebimizde ağırlık yapıyor diye, gereksizce harcadığımız bozuk paralar gibi, harcar olduk güzel olan ne varsa. Her şey doymak, doyabilmek içindi artık. Acıkmadan yemek yiyenler gibi, zevk almaz olduk hayattan. Anlamlar, manalar kaybolup gitti. Geriye çıkarlar kaldı yalnızca. “Ben seni şu kadar seviyorum, sen de beni şu kadar seveceksin.” İşte bundan ibaret oldu bütün ilişkiler. Duygular kayıp. Mantık dağınık. Sadece çıkarlar var. Beklentiler var. Hırslar var. Gri bir hava var ruhlarımızın üzerinde. Güneş orada bir yerde biliyoruz. Bağıra çağıra, çığlık çığlığa çağırmak lazım güneşi. Başka çaremiz yok galiba…