KÜLTÜRÜMÜZÜ YOK OLMAYA BIRAKMAYALIM
Kültür üzerine konuşurken meseleyi yüzeysel değerlendirmek veya çeşitli bahanelerle geçiştirmek, umursamazlıktan başka bir anlam taşımaz. Böyle bir yaklaşım, bilinç oluşturmak yerine yalnızca görünür olma çabasına dönüşür. Oysa toplumların geleceğini şekillendiren değerler hakkında konuşurken sorumluluk bilinciyle hareket etmek gerekir. Kültürel mirasın korunması için atılan her adımın sağlam temeller üzerine kurulması şarttır.
Asırlar boyunca korunarak günümüze ulaşan ve bizlere emanet edilen kültürel değerler, ölçülmesi mümkün olmayan bir mirastır. Bu mirasa sırt çevirmek yalnızca geçmişi inkâr etmek anlamına gelmez; aynı zamanda geleceğe uzanan yolların da daralmasına sebep olur. Çünkü geçmişi olmayanın geleceği de sağlam olmaz. Köklerinden uzaklaşan toplumlar, zamanla kimliklerini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalırlar.
Eğer bir millet kendi kültürünü koruyamaz ve ona sahip çıkamazsa, zamanla başka kültürlerin etkisi altında kalmaya başlar. Bu durum yalnızca kültürel değişim olarak değerlendirilmemelidir. Çünkü özünden uzaklaşan toplumlar, düşünce dünyalarında da büyük kırılmalar yaşarlar. Dünyanın en köklü kültürlerinden biri olarak kabul edilen Türk kültürünün zayıflaması, yalnızca Türk milletini değil, insanlığın ortak kültürel mirasını da olumsuz etkileyecektir.
Unutulmamalıdır ki kültür, dünya üzerinde yaşayan bütün toplumların özünü temsil eder. Özünden vazgeçen hiçbir toplumun uzun süre güçlü kalması mümkün değildir. Tarih boyunca kendi değerlerine sahip çıkamayan milletlerin zamanla başka toplumların etkisi altına girdikleri görülmüştür. Kimi zaman azınlık durumuna düşmüş, kimi zaman ise kendi kimliklerini unutturmaya yönelik baskılarla karşı karşıya kalmışlardır.
Bu konuda yalnızca Türk kültürünün değil, dünyanın farklı bölgelerindeki birçok kültürün de benzer tehditlerle karşılaştığını görmekteyiz. Özellikle sömürgecilik faaliyetleri, pek çok toplumun kültürel yapısında derin yaralar açmıştır. Afrika kıtasında yaşananlar bunun en dikkat çekici örneklerinden biridir. Birçok Afrika toplumu, yalnızca ekonomik değil kültürel açıdan da ağır kayıplar yaşamıştır. Dilleri, gelenekleri ve yaşam biçimleri uzun yıllar boyunca çeşitli baskılar altında kalmıştır.
Elbette bu konunun ekonomik boyutu da vardır. Ancak ben daha çok kültürel değerlerin nasıl yıpratıldığı ve toplumların kendi özlerinden nasıl uzaklaştırılmaya çalışıldığı üzerinde durmayı gerekli görüyorum. Çünkü kültürünü kaybeden bir toplum, ekonomik bağımsızlığını korusa bile ruhunu kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalabilir.
Bu nedenle kendimizi kaybetmeden, omuzlarımıza yüklenen sorumluluğu layıkıyla taşımamız gerekir. Hiçbir sömürüyü kabul etmeyeceğimizi, kültürel mirasımıza sahip çıkmaktan vazgeçmeyeceğimizi açık ve kararlı bir şekilde göstermeliyiz. Bizlere bırakılan emaneti korumak, yalnızca geçmişe duyulan saygının değil, geleceğe duyulan sorumluluğun da bir gereğidir.
Gücümüz yettiğince köklü bir millet olmanın bilinciyle hareket etmeli ve kültürel değerlerimizi yaşatmak için mücadele etmeliyiz. Sahiplenme amacıyla çıktığımız bu yoldan bizi döndürmeye hiçbir baskının veya yönlendirmenin gücü yetmemelidir. Çünkü kültürünü koruyan milletler, geleceğe daha güvenle yürürler.
Elbette yeniliklere kapılarımızı kapatmamız gerektiğini savunmuyoruz. Tam aksine, gelişime ve yeniliğe açık olmak çağın gereğidir. Ancak yenilikleri benimserken geçmişimizden gelen güzellikleri yok etmeden hareket etmeliyiz. Kültürünü koruyarak gelişen toplumlar, hem geçmişleriyle bağlarını sürdürür hem de geleceğe güçlü adımlarla ilerlerler.
Eğer özümüzü kaybedersek elimizde ne bize emanet edilen kültürel miras kalır ne de asırlardır bizi ayakta tutan değerlerimiz. Geriye yalnızca kendi kimliğinden uzaklaşmış, başkalarını taklit etmeye çalışan bir anlayış kalır. Böyle bir durum ise geçmiş nesillerin ortaya koyduğu büyük mücadelenin yeterince anlaşılamadığını gösterir.
Yıllar boyunca, hatta asırlar öncesinden günümüze ulaşan kültür; vazgeçilmesi mümkün olmayan bir mirastır. Her milletin kendine özgü değerleri vardır. Türk kültürü de tarih boyunca birçok alanda insanlığa örnek olmuş zengin bir birikime sahiptir. Sanatımız, edebiyatımız, geleneklerimiz ve yaşam anlayışımız bu zenginliğin önemli parçaları arasında yer almaktadır.
Akıllarda bulundurulması gereken önemli bir gerçek daha vardır. Kültüre sahip çıkmak, geçmişe saplanıp kalmak anlamına gelmez. Tam tersine, geçmişten güç alarak geleceğe yürüyebilmenin en önemli yollarından biridir. Çünkü kültür; durağan değil, gelişen ve kendini yenileyebilen canlı bir yapıdır. Geçmişimizi korurken yeniliklere açık olmamız da bu nedenle büyük önem taşımaktadır.
Eğer bizler yalnızca bir noktada takılıp kalır ve kültürü geliştirmeyi ihmal edersek, sahip çıkmaya çalıştığımız değerler zamanla etkisini kaybetmeye başlar. Bu nedenle kültürü korumak kadar onu geliştirmek de büyük önem arz etmektedir.
Bilinçli bir şekilde hareket ederek cehaletin yaşadığımız dünyayı kuşatmasına izin vermemek, geleceğimiz adına atılacak en önemli adımlardan biridir.
Peki bunu nasıl başaracağız? Elbette okuyarak, araştırarak ve öğrendiklerimizi yalnızca kendimize saklamayarak. Elde ettiğimiz bilgileri çeşitli mecralar aracılığıyla toplumla paylaşmalı, insanların bilinçlenmesine katkı sunmalıyız. Bilginin yayılması, kültürel değerlerin korunmasında ve güçlenmesinde önemli bir rol üstlenmektedir.
Yani demem o ki, kendi kültürümüzden hiçbir şart altında vazgeçmeyecek ve yok olmamızı bekleyenlerin beklentilerine hizmet etmeyeceğiz. Kendimizi dar kalıplara hapsettiğimiz takdirde, bizi yönlendirmek isteyenlerin eline bekledikleri fırsatı vermiş oluruz. Oysa kültür, insanı daraltan değil; ufkunu genişleten bir güç olmalıdır.
Daha önce de ifade ettiğim gibi, her milletin ve hatta her kıtanın kendine özgü kültürel değerleri bulunmaktadır. Bu gerçek değiştirilemez. Ancak bazı anlayışlar kendi kültürlerini üstün gösterme çabasıyla diğer toplumların kültürel değerlerini geri plana itmeye çalışabilmektedir. Bunun sonucunda ise insanların kendi kimliklerine olan güvenlerini kaybetmeleri hedeflenmektedir.
Bizler buna ötekileştirme diyoruz. İnsanları kendi değerlerinden uzaklaştırmayı amaçlayan bu anlayışa karşı en etkili mücadele yöntemi bilinçlenmek ve bilinçlendirmektir. Bu nedenle kaleme alınan her yazı, yapılan her araştırma ve gerçekleştirilen her paylaşım, kültürel mirasın korunmasına katkı sağlayan önemli bir adım olarak görülmelidir.
Türk kültürü üzerine konuşmaya devam etmek istiyorum. Çünkü tarih boyunca oluşan bu zengin birikim, yalnızca geçmişin değil bugünün ve geleceğin de önemli bir parçasıdır. Örneğin beslenme kültürümüz, tarih boyunca yaşanan değişimlerin en belirgin örneklerinden biridir. Göçebe yaşam dönemlerinde avcılık önemli bir yere sahipken, yerleşik hayata geçilmesiyle birlikte beslenme alışkanlıklarımız da değişmiş ve çeşitlenmiştir. Buna rağmen bazı bölgelerimizde geleneksel avcılık kültürünün izleri hâlâ yaşatılmaktadır.
Türk kültüründe önemli bir yere sahip olan kımız da geçmişten günümüze ulaşan kültürel unsurlardan biridir. At sütünden elde edilen bu içecek, tarih boyunca Türk topluluklarının yaşamında önemli bir yer edinmiştir. Bu tür örnekler, kültürün yalnızca düşünce dünyasında değil günlük yaşamın her alanında etkili olduğunu göstermektedir.
Bir başka önemli örnek ise okuma ve öğrenme kültürüdür. Türkler tarih boyunca sözlü kültüre büyük önem vermişlerdir. Destanlar, hikâyeler ve şiirler kuşaktan kuşağa aktarılmış; kopuz eşliğinde anlatılan sözlü eserler toplum hafızasının korunmasında önemli rol oynamıştır. Zaman içerisinde yazılı kültürün gelişmesiyle birlikte bilgi aktarımı daha kalıcı hâle gelmiş ve eğitim faaliyetleri daha geniş kitlelere ulaşmıştır.
Yazının insanlık tarihindeki önemi tartışılmazdır. İnsanlığın bilgi birikimini koruyabilmesi ve gelecek nesillere aktarabilmesi, büyük ölçüde yazının yaygınlaşması sayesinde mümkün olmuştur. Türk tarihinin en önemli yazılı kaynaklarından biri olan Orhun Yazıtları da bunun en değerli örnekleri arasında yer almaktadır. Bu eserler yalnızca tarihî belgeler değil, aynı zamanda kültürel hafızamızın güçlü temsilcileridir.
Yazının yaygınlaşmasıyla birlikte bilgi, yalnızca hafızalarda taşınan bir unsur olmaktan çıkmış ve kalıcı bir mirasa dönüşmüştür. Bu nedenle "Söz uçar, yazı kalır." sözü günümüzde de önemini korumaktadır. Yazı sayesinde kültürler tanınmış, bilgi nesilden nesile aktarılmış ve insanlık büyük ilerlemeler kaydetmiştir.
Türk kültürünün önemli unsurlarından biri olan âşıklık geleneği de üzerinde durulması gereken değerler arasındadır. Halkın duygu ve düşüncelerini saz eşliğinde dile getiren âşıklar, uzun yıllar boyunca kültürel hayatımızın önemli temsilcileri olmuşlardır. Ancak günümüzde bu geleneğin eski yaygınlığını korumakta zorlandığı da görülmektedir. Buna rağmen çeşitli çalışmalarla yaşatılmaya devam edilmesi, kültürel mirasımız açısından son derece kıymetlidir.
Okuma kültürünün yaygınlaşması, toplumların gelişmesinde büyük rol oynamıştır. Bilgiye ulaşabilen toplumlar, cehaletin karanlığını dağıtmayı başarmış ve ilerleme yolunda önemli mesafeler kat etmişlerdir. Türk toplumu da tarih boyunca ilme ve öğrenmeye verdiği önem sayesinde birçok alanda önemli başarılara imza atmıştır.
Geçmiş dönemlerde savaşçı özellikleriyle ön plana çıkan Türk topluluklarının yaşam şartları, eğitim faaliyetlerinin bugünkü kadar yaygın olmasına her zaman imkân vermemiştir. Ancak zamanla değişen şartlar, bilgiye verilen değerin artmasını sağlamış ve eğitim toplum hayatında daha güçlü bir yer edinmiştir. Bu değişim, kültürün durağan değil sürekli gelişen bir yapı olduğunun da göstergesidir.
Çocukların yetiştirilme biçimleri de kültürün önemli parçalarından biridir. Geçmişte savaşçılık becerileri ön plandayken, günümüzde bilgi, eğitim ve kişisel gelişim daha fazla önem kazanmaktadır. Bu durum kültürün özünü kaybetmeden değişebildiğini ve zamanın ihtiyaçlarına uyum sağlayabildiğini göstermektedir.
Son olarak şunu ifade etmek istiyorum: Geçmişe saplanıp kalmadan, yeniliklerin olumlu yönlerine açık olarak kültürümüzü sahiplenmeliyiz. Çünkü özünü ve kültürünü önemsemeyen milletler, zamanla başkalarının etkisi altında kalmaya mahkûm olabilirler.
Bir ağaçtan meyve bekliyorsak önce ona gereken özeni göstermemiz gerekir. Ağacı sulamaz, bakımını yapmaz ve onu korumazsak zamanla kuruyup gitmesine engel olamayız. Kültür de buna benzer. Eğer ona sahip çıkmaz, geliştirmez ve gelecek nesillere aktarma sorumluluğunu yerine getirmezsek, zamanla zayıflamasına ve unutulmasına sebep oluruz.
Ancak kültürüne sahip çıkan toplumlar, köklerinden aldıkları güçle geleceğe daha sağlam adımlarla yürürler. Çünkü bir millet, başkalarının geçici parıltılarından değil; kendi değerlerinden aldığı güçle ayakta kalır. Gerçek gelişim, özünü koruyarak ilerleyebilmektir.
Bu nedenle elimizden geldiğince bizlere miras bırakılan değerlerin korunmasına katkı sağlamalı, kültürümüzün yok olmasını isteyen anlayışların karşısında bilinçli bir duruş sergilemeliyiz. Asırların birikimini taşıyan köklü kültürümüz, biz ona sahip çıktığımız sürece yaşamaya ve gelecek nesillere ışık tutmaya devam edecektir.
Unutulmamalıdır ki bir milletin en büyük zenginliği sahip olduğu kültürel mirastır. Bu mirası koruyabilen toplumlar, yalnızca geçmişlerini yaşatmazlar; aynı zamanda geleceklerini de güvence altına alırlar. Bizlere düşen görev ise bu emaneti en iyi şekilde korumak, geliştirmek ve bizden sonrakilere gururla teslim etmektir.