Merdivenle Girilen Gizemli Uygarlık
Batı ve Doğu olmak üzere iki ayrı höyükten oluşan Çatalhöyük, Konya’nın Çumra ilçesinin yaklaşık 10 kilometre doğusunda yer alıyor. UNESCO Dünya Mirası Listesi’ndeki bu eşsiz arkeolojik alan, ziyaretçi merkezinde yer alan bilgi panoları ve kazılardan çıkarılan eserlerin kopyalarıyla Neolitik Kent’in büyüleyici tarihini gözler önüne seriyor. Yıl boyunca binlerce turistin uğrak noktası olan Çatalhöyük, ziyaretçileri 9 bin yıllık geçmişiyle etkileyen, Anadolu’nun en önemli kültürel miraslarından biri.

Çatalhöyük’ü sadece arkeolojik bir kazı alanı, kerpiç duvarlar veya taş aletlerden ibaret görmek, oranın bize fısıldadığı devasa felsefi mirası ıskalamak demektir. Bugün plazalarda, gökyüzünü delen beton kulelerde, akıllı telefonlarımızın ekranlarına sıkışmış hayatlarımızda çözmeye çalıştığımız pek çok modern krizin cevabı, o sokaksız kentin kerpiç odalarında gizli.
Yaklaşık iki bin yıllık kesintisiz bir yaşamın ardından Çatalhöyük, iklimsel değişiklikler, çevre kaynaklarının tükenmesi, tarım arazilerinin verimsizleşmesi veya nüfusun yönetilemez derecede büyümesi gibi karmaşık nedenlerle M.Ö. 5000'li yıllarda tamamen terk edildi. Kent sakinleri muhtemelen küçük gruplara ayrılarak Avrupa içlerine ve Anadolu’nun farklı bölgelerine göç ederek, buralarda yeni yerleşimlerin kurulmasına ve Neolitik kültürün yayılmasına öncülük etti.

Çatalhöyük, insanlığın vahşi doğadan sıyrılıp toplu, organize, barışçıl ve sürdürülebilir bir kent hayatını nasıl kurabileceğini gösteren muazzam bir tarih laboratuvarıdır. Savaş surlarının olmadığı, suç ve çatışma izlerine rastlanmadığı, kadının ve erkeğin omuz omuza ürettiği, mülkiyet hırsının dünyayı henüz bölmediği bu sokaksız kent; günümüz modern metropollerinin karmaşık sorunlarına 9.500 yıl öncesinden çok değerli ve naif bir alternatif sunmakta. Anadolu topraklarının bağrında yatan bu dünya mirası, insan olmanın köklerini, kolektif hafızayı ve bir arada yaşama sanatını bize hatırlatmaya devam etmekte.
Çatalhöyük mimarisinin en şaşırtıcı özelliği, şehirde hiçbir sokağın olmamasıdır. Evler birbirine bitişik nizamda inşa edilmiş, adeta devasa bir bal peteği gibi ovaya yayılmıştır. İnsanlar evlerine sokaklardan değil, çatılardan giriyorlardı. Merdivenle yukarı tırmanıyor, çatılarda yürüyor ve hayatın akışına bir evin tavanındaki o küçük delikten dahil oluyorlardı.
Bu mimari tercih, ilk bakışta sadece bir güvenlik önlemi gibi görünebilir. Evet, dışarıdaki yaban hayatından korunmak için mantıklı bir kalkan. Ancak sosyolojik olarak bakıldığında, çatılar Çatalhöyük’ün kamusal alanıydı. Bugün bizim meydanlarda, parklarda, kafelerde aradığımız o "ortak yaşam", 9000 yıl önce yan yana bitişmiş çatıların üzerinde yaşanıyordu. Kadınlar buğdayı orada öğütüyor, çocuklar orada oynuyor, akşam ateşleri orada yakılıyordu. Sokakların ayırdığı değil, çatıların birleştirdiği bir yaşam formu. Modern insanın kendi güvenlikli sitelerinde, yüksek duvarlar ardında komşusunun adını bile bilmeden yaşadığı yalnızlığı düşününce, Çatalhöyük’ün bu kolektif çatı kültürü adeta bir toplumsal ders niteliğinde.
Bugün gazete manşetlerine, haber bültenlerine baktığımızda dünyayı kasıp kavuran savaşlar, sınırlar, mülkiyet kavgaları ve bitmek bilmeyen hiyerarşi savaşları görüyoruz. Modern akıl, insanın doğası gereği bencil ve savaşçı olduğunu söyler durur. Oysa Çatalhöyük, bu iddiayı kökünden sarsıyor. Arkeolog James Mellaart ve ardından onlarca yıl kazıyı yürüten Ian Hodder’ın bulguları, Çatalhöyük’te yaklaşık 2000 yıl boyunca hiçbir savaş, büyük çaplı şiddet veya istila yaşanmadığını gösteriyor.

Şehrin etrafında koruyucu bir kale duvarı yok. Evlerin arasında "bu zenginin malı, bu fakirin" dedirtecek bir boyut ya da ihtişam farkı bulunmuyor. Her ev üç aşağı beş yukarı aynı büyüklükte, aynı düzende. Dahası, mezarlardan çıkan iskeletlerin incelenmesi, kadınlar ve erkeklerin benzer beslenme alışkanlıklarına sahip olduğunu ve toplumda sınıfsal ya da cinsiyete dayalı bir hiyerarşinin bulunmadığını kanıtlıyor. Anaerkil ya da ataerkil değil; tam anlamıyla eşitlikçi, omuz omuza bir yaşam. İnsanın insanı ezmediği, mülkiyet hırsının dünyayı henüz parsellemediği bir düzenin iki bin yıl boyunca tıkır tıkır işlemiş olması, modern insanlığın "biz nerede hata yaptık?" sorusunu sormasını zorunlu kılıyor.
Çatalhöyük insanı sadece hayatta kalmaya odaklanmış ilkel bir topluluk değildi; onlar müthiş birer sanatçı ve hikâye anlatıcısıydı. Kerpiç duvarlara kazıdıkları av sahneleri, akbaba figürleri, ellerini çamura bulayıp duvara bıraktıkları izler, aslında bugünkü sinemanın, edebiyatın ve resmin ilk nüveleriydi. Evlerinin tabanının altına gömdükleri atalarıyla aynı çatıyı paylaşarak, geçmişle gelecek arasında kopmaz bir köprü kurmuşlardı. Onlar doğadan kopmamışlardı, doğanın bir parçası olduklarını biliyorlardı. Kilim motiflerine, duvar resimlerine işledikleri her figür, çevrelerine duydukları saygının bir ifadesiydi. Bugün iklim kriziyle, küresel ısınmayla, kuruyan göllerimizle yüzleşirken; Çatalhöyük insanının toprağa, suya ve hayvana gösterdiği o naif özeni yeniden hatırlamak zorundayız.
Konya Ovası'nın bağrında sessizce yatan o höyük, bize uzak bir geçmişin masalını anlatmıyor. Aksine, gelecekte nasıl daha insani, daha adil ve daha barışçıl yaşayabileceğimizin rehberini sunuyor. Sokaksız kent, binaların arasına sıkışmış modern ruhlarımıza çok net bir mesaj fısıldıyor:
Bir arada, eşit ve doğayla barışık yaşamak bir ütopya değil; biz bunu binlerce yıl önce zaten başarmıştık.
Çatalhöyük'te bilinen anlamda Frigler, Hititler, Romalılar veya Selçuklular gibi isimle anılan devletler veya etnik topluluklar yaşamamıştır. Çatalhöyük, yazının icat edilmesinden ve devlet yapılarının ortaya çıkmasından binlerce yıl önce kurulmuş ve terk edilmiştir.
Ortadoğu ve Anadolu’da diğer Neolitik alanlar bulunmuş olmasına rağmen Çatalhöyük, kalıntıların boyutu, yaşayan toplumun yoğunluğu, güçlü sanatsal ve kültürel gelenekler ve zaman içindeki sürekliliğin benzersiz bileşimi ile olağanüstü bir evrensel değer taşımaktadır.