TARIMDA KÜRESELLEŞME: VAATLER VE GERÇEKLER
İnsanlık tarihinin en kadim uğraşı olan tarım, bugün hâlâ stratejik önemini korumaktadır.
Çünkü tarım, sadece ekonomik bir faaliyet değil; doğrudan hayatın kendisidir.
Artan dünya nüfusuna karşılık tarım alanlarının daralması, verimli arazilerin betonlaşmaya kurban edilmesi, bizi tek bir gerçeğe götürüyor:
Mevcut kaynakları kullanarak daha fazla ve daha verimli üretmek zorundayız.
20.yüzyılın ortalarında yaşanan “yeşil devrim”, bu zorunluluğa verilen en güçlü yanıtlardan biriydi.
Kaliteli tohum, sulama, gübreleme ve bitki koruma teknikleri sayesinde üretimde ciddi artışlar sağlanmıştır.
Özellikle bitki koruma alanında geliştirilen yöntemlerle geçmişte %60’lara varan ürün kayıplarının önemli ölçüde azaltıldığı gözlemlenmiştir.
Bu gelişmeler, tarımın bilimle buluştuğunda nasıl büyük bir sıçrama yapabileceğinin açık göstergesidir.
Ancak mesele sadece üretim değildir. Tarım, aynı zamanda bir ülkenin ekonomik bağımsızlığının da temelidir.
Türkiye’nin yakın tarihine baktığımızda, tarımın hem ihracat gelirleriyle sanayileşmenin finansmanına katkı sunduğunu hem de sağlıklı bir toplum yapısının oluşmasına zemin hazırladığını görürüz.
Ancak zaman içerisinde yaşanan yapısal değişimler, planlama süreçlerindeki aksaklıklar ve küresel gelişmelerin etkisiyle bu alanda bazı dönüşümler yaşanmıştır. Özellikle 1980 sonrası hız kazanan küreselleşme süreci, tarımı yalnızca bir üretim alanı olmaktan çıkararak uluslararası rekabetin daha belirgin olduğu bir yapıya dönüştürmüştür.
Küreselleşme, teorik olarak ticaretin serbestleştiği, ülkeler arası etkileşimin arttığı ve refahın geniş kitlelere yayılabildiği bir çerçeve sunmaktadır.
Bu süreçte, ülkelerin farklı ekonomik yapıları ve gelişmişlik düzeyleri, ortaya çıkan sonuçların çeşitlenmesine neden olmuştur.
Küreselleşme sürecinde; üretimin artacağı, çiftçilerin refahının yükseleceği, tüketimin gelişeceği, yabancı sermaye yatırımlarının ve istihdamın artacağı gibi olumlu beklentiler dile getirilmiştir.
Ancak bu vaatlerin büyük ölçüde gerçekleşmediği görülmüştür.
Aksine, birçok gelişmekte olan ülkede:
Gıda üretimi azalmış,
Tarım sektöründen kopan üretici sayısı artmış,
Gıda ithalatı yükselmiş,
Fiyatlar artmış,
Küçük çiftçiler zayıflamış ve yoksullaşmıştır.

Küreselleşmenin tarım ve gıda ticaretinde gelişmiş ülkeler lehine işlediği, gelişmekte olan ülkelerin ise beklenen faydayı sağlayamadığı vurgulanmaktadır.
Dolayısıyla küresel sistemin işleyişi, her ülke açısından farklı etkiler doğurabilmektedir.
Sonuçta, gelişmekte olan ülkeler çoğu zaman üretici olmaktan çıkıp pazar hâline gelmiştir.
Bugün dünya tarımında dikkat çeken en önemli gelişmelerden biri, sektörün giderek çok uluslu şirketlerin kontrolüne geçmesidir.
Birkaç büyük firmanın küresel hububat ticaretine yön verdiği bir sistemde, küçük üreticinin rekabet şansı her geçen gün azalmaktadır.
Özelleştirme politikaları da bu süreci hızlandırarak yerel yapıları zayıflatmaktadır.
Küreselleşmenin cazip söylemleri; artan verimlilik, yükselen ihracat ve güçlenen çiftçi profili üzerine kuruluydu.
Ancak sahadaki gerçekler farklı bir tablo ortaya koymuştur.
Birçok ülkede üretim azalarak çiftçiler topraklarını terk etmiş ve gıda ithalatı hızla artmıştır.
Tarımda dışa bağımlılık derinleşirken, gıda güvenliği de ciddi bir risk hâline gelmiştir.
Bugün gelinen noktada açıkça görülmektedir ki; tarımda küreselleşme, kontrolsüz bırakıldığında bereketten çok bağımlılık üretmektedir.
O hâlde yapılması gereken nedir?
Öncelikle tarım, sadece ekonomik bir sektör olarak değil, milli güvenlik meselesi olarak ele alınmalıdır. Küçük üreticiyi koruyan, yerli üretimi teşvik eden ve planlı kalkınmayı esas alan politikalar hayata geçirilmelidir.
Bilim ve teknoloji elbette kullanılmalı, ancak bu süreç yerli üreticiyi tasfiye eden değil, güçlendiren bir anlayışla yönetilmelidir.
Unutulmamalıdır ki; toprağını kaybeden bir millet, sadece üretim gücünü değil, bağımsızlığını da kaybetme riskiyle karşı karşıya kalır.
Tarımda mesele sadece ne kadar ürettiğimiz değil, kimin için ve hangi şartlarda ürettiğimizdir.