TECRÜBESİZ REKABETE GİRMEYİN
Rekabet, bireylerin ya da kurumların aynı hedefe ulaşmak için adil koşullar içerisinde gösterdiği çabanın doğal bir sonucudur. Doğru bir zeminde yürütüldüğünde rekabet; gelişimi teşvik eder, üretkenliği artırır ve kaliteyi yükseltir. İnsan, karşısındakiyle yarışırken aslında kendi sınırlarını daha net görür, eksiklerini fark eder ve bu eksikleri gidermek için kendini yenileme ihtiyacı hisseder. Bu yönüyle rekabet, bireyin iç disiplinini güçlendiren bir etkendir. Ancak rekabet bu çizgiden sapıp etik sınırları aşmaya başladığında, başkasını ezmeye, dışlamaya ya da değersizleştirmeye dönüştüğünde hem birey hem de toplum açısından yıpratıcı bir hâl alır. Bu nedenle rekabeti başkasını geçme hırsı olarak değil, insanın kendini aşma iradesi olarak değerlendirmek gerekir.
Rekabetin hayatın her alanında sağlıklı biçimde var olabilmesi, belli bir tecrübe birikimini zorunlu kılar. Tecrübe olmadan atılan adımlar çoğu zaman iyi niyetle başlasa bile yanlış sonuçlar doğurur. İnsanları dışlamayı bir başarı, başkalarını saf dışı bırakmayı bir marifet gibi görmek rekabeti güçlendirmez. Aksine bu anlayış, kişiyi fark ettirmeden karaktersizliğe sürükleyen bir yolun kapısını aralar. Zamanla bu bakış açısı, bireyin çevresiyle olan bağlarını zayıflatır ve güven duygusunu aşındırır. İnsanoğlu, kendisine yön veren hırslarını dizginlemeyi başaramadığı sürece rekabet konusunda iradesinin zayıflaması kaçınılmazdır.
Bu dünyanın yalnızca bir kişiye ait olduğu düşüncesinde ısrar edenler, farkında olmadan kendilerini kısır bir döngünün içine hapseder. Kibirle beslenen bu bakış açısı, zamanla kurulan hayalleri bir ateş gibi yakar ve geriye sadece küller bırakır. Her günün adalet içerisinde geçebilmesi için gözümüzü kör eden kibirin hayatımıza yön vermesine izin verilmemelidir. “Ben bilirim” düşüncesi zihinlerden silinmediği sürece, yapılan her hamle başkalarının hatasından değil, kişinin kendi yanılgısından beslenir. Bu yanılgı ise zamanla insanı yalnızlaştırır, ortak üretim duygusunu köreltir ve paylaşım kültürünü zayıflatır.
Rekabet, insanın kendisiyle yüzleşmesini gerektiren bir süreçtir. Hayatımızı etkisi altına alan gerçeklerin başında, insanları kibirle baş başa bırakan hırs gelir. Bu hırs, zamanla gündüzü geceye çevirir; yaşamı yalnızca maddi güçten ibaret sanan dar bir anlayışı besler. Yersiz isteklerimiz bir işe odaklanmamızı engellediğinde, hayallerimiz birer enkaz yığınına dönüşür. Bu noktadan sonra telafi çoğu zaman mümkün olmaz ve ilerlemek neredeyse imkânsız hâle gelir. Oysa insan, sınırlarını bilerek ve ölçüyü koruyarak hareket ettiğinde hem kendisine hem de çevresine kalıcı faydalar sağlayabilir.
Toplumda rekabetin çoğu zaman etik kurallar hiçe sayılarak algılandığını görmek düşündürücüdür. Yapılan uyarıların çoğu kez karşılık bulmaması da bu anlayışın ne kadar köklü hâle geldiğini gösterir. Oysa üzerinde yaşadığımız bu dünyanın sunduğu imkânlara faydalı olamamanın temelinde de aynı kibir yatmaktadır. Devekuşunun başını kuma gömmesi misali, bizler de çoğu zaman yüreklerimizi gerçeklerden kaçırmayı tercih ediyoruz. Hırslarımızın kaderimizi belirlemesine izin veriyor, kendimizi geliştirebileceğimiz alanlar oluşturmak için gereken sabrı ve sürekliliği göstermiyoruz.
Ukalalığı bir meziyet gibi görmek, “küçük dağları ben yarattım” havasıyla hareket etmek insanı ileriye taşımaz. Tam tersine, önünü görmesini engeller ve sürekli hatalarla yüzleşmesine neden olur. Rekabet adı altında uygulanan yersiz taktikler, kısa vadede kazanç sağlıyor gibi görünse bile uzun vadede telafisi zor kayıplara yol açar. Düşünmeden atılan tek bir adımın bile hayatımızda pahada ağır sonuçlar doğurabileceği çoğu zaman göz ardı edilir. Bu nedenle rekabetin her aşamasında ölçüyü korumak, sabırlı ve bilinçli hareket etmek hayati önem taşır.
Rekabet konusunda yapılması gereken en önemli adımlardan biri bilinçlendirmedir. Mantıksız kararlarla yol yürümeye devam edildiğinde, eğitim hayatından çalışma yaşamına kadar pek çok alanda olumsuz sonuçlarla karşılaşmak kaçınılmazdır. Kimseyi incitici ya da küçümseyici davranışlarla rekabetin dışına itmek doğru değildir. Rekabet, başkalarını yok ederek değil; herkesin emeğine saygı göstererek ve ortak gelişimi gözeterek anlam kazanır. Bu anlayış benimsendiğinde yalnızca bireyler değil, içinde bulunulan toplumsal yapı da güçlenir.
İstihdamın sağlanmadığı, fırsat eşitliğinin gözetilmediği ortamlarda insanlar birbirinin ayağını kaydırmayı hedef hâline getirir. Zayıfı güçlünün önüne yem yapmayan, adaleti merkeze alan bir anlayış geliştirilmediği sürece insan hayatı enkaza dönüşür. Rekabet kibirle değil; saygı, adalet ve tecrübe ile yürütülmelidir. Karşımızdakini hafife almak, onu tecrübesiz görmek ya da küçümsemek, en beklenmedik anda ağır bedeller ödetebilir.
Sonuç olarak rekabet içerisinde olmak istiyorsak kibiri kendimize rehber edinmemeliyiz. Tecrübeden yoksun davranışlar, zamansız kayıplara zemin hazırlar. Karşımıza çıkan rakip kim olursa olsun, onu düşman olarak değil; etik sınırlar içerisinde yol yürüdüğümüz bir muhatap olarak görmek gerekir. Çünkü rekabette kalıcı kazanç sağlayan tek temel, adalettir ve adaletin olmadığı yerde hiçbir başarı uzun ömürlü olmaz.
Rekabeti anlamlı ve sürdürülebilir kılan şey, kazanmaktan çok neyi ve nasıl kazandığımızdır. Bugün attığımız her adım, yarın nasıl bir insan ve nasıl bir toplum olacağımızın da işaretini verir. Tecrübeden, adaletten ve saygıdan uzak bir rekabet anlayışı kısa vadede sonuç üretse bile uzun vadede yıkımdan başka bir şey bırakmaz. Oysa ölçüyü koruyan, emeği gözeten ve kibri dışarıda bırakan bir duruş, hem bireyi hem de toplumu güçlendirir. Bu yüzden rekabete girerken karşımızdakini değil, önce kendimizi tartmalı; hırslarımızı değil, vicdanımızı rehber edinmeliyiz. Çünkü gerçek başarı, başkasının kaybı üzerine değil, ortak bir adalet duygusu üzerine inşa edildiğinde anlam kazanır.