PAYLAŞIYORUM O HALDE VARIM
Son yıllarda bağımlılık türlerine bir yenisi eklendi: Sosyal medya bağımlılığı. En çok da instagram. Daha çok gençlerin ve kadınların ilgi gösterdiği bir uygulama. 2010’lu yılların başında hayatımıza girdiğinde bu kadar ilgi çekeceğini kimse düşünmüyordu.
İlk başlarda amatör fotoğrafçıların uğrak yeri olan bu uygulama son yıllarda insanların günlük yaşamlarını, yediğini, içtiğini, gezdiğini, tatilini, her türden anısını ve özel günlerini paylaştığı bir platform halini aldı.
İş öyle bir hal aldı ki artık insanlar tatile, gezmeye, dinlenmek veya anın tadını çıkarmak için değil de adeta sosyal medyada paylaşmak için gider oldu.
Sadece tatil ve seyahat edilen yerler değil, sıradan anlar da bu paylaşımların konusu oluyor. Dumanı tüten bir kahve, sokakta beslenen kedi, okunan bir kitabın sayfaları, aile içindeki diyaloglar, alışveriş deneyimleri, hareket halindeki otomobilde dinlenen şarkılar ve benzerleri “like almanın” araçları oldu.
Günün her saati akıllarda aynı soru: Bunu hikayeye atsam mı?
Eskiden anılarımızı albümlere koyar, en değerlilerini ise sadece kendimiz hatırlamak üzere zihnimizin raflarına kaldırırdık.
Şimdi ise anı yaşamak diye bir lüksümüz kalmadı. Çünkü hayatı yaşamaktan ziyade paylaşmak üzerine kurulu bir dünyanın figüranı olduk.
Ünlü filozof Descartes’ın yüzlerce yıl önce söylediği "Düşünüyorum, o halde varım" tespiti, bugünün dijital çağında yerini "Paylaşıyorum o halde varım." anlayışına bıraktı.
Paylaşmadıysak o anlar sanki hiç yaşanmamış, yediğimiz yemekler bizi hiç doyurmamış, gezdiğimiz şehirleri hiç görmemiş gibi hissediyoruz.
Harika bir gün batımı manzarasına bakarken bile önce telefonun kamerasını açıp renkleri ve kadrajı ayarlamaya çalışıyoruz. O manzarayı çıplak gözle tadını çıkararak seyredemiyoruz, dijital bir kayıt cihazının ekranından hissetmeden bakıyoruz.
Çok güzel bir konserde sevdiğimiz şarkıcının en beğendiğimiz eserini o atmosferin tadını çıkararak izlemek ve dinlemek yerine telefonla kaydetme ve paylaşma telaşına düşüyoruz. Anı kaçırıyoruz. Peki ama neden?
Çünkü oraya, eğlenmek, mutlu olmak için değil “ben ordaydım, işte bu da kanıtı” demek için gidiyoruz. Artık, paylaşımların izlenmesi ve beğeni alması, o anın tadını çıkarmaktan daha önemli.
Öte yandan sosyal medyada görünür olmak, insanların beğenisi, yorumları etkileşimi farkına varmadan bağımlı yapıyor. Tüm bu beğeniler, takipçi sayıları sanal bir onaylanma hissi de veriyor.
Bağımlı olunan şey sadece her anı paylaşmak ve like almak değil.
Algoritmaların bizim ilgimizi çekecek içerikleri sürekli karşımıza çıkarması ve parmakla kaydırarak izlediğimiz reelslerin başında farkına varmadan saatler geçirmek.
Artık televizyonda dizi izlerken bile elindeki telefondan reelslere bakan bir insan profili var.
Bu bağımlılık anı yaşamın önündeki en büyük engel.
Mesele sadece anda kalmak da değil. Zihnin hazır içeriklerle yönlendirilmesi ve her geçen gün özgünlüğün azalması. Toplumun beğenilerinin, duygularının standartlaşması.