Ulaşılamaz Olmanın Lüksünü Özleyenler Artıyor
1990’lı yılların sonunda hayatımıza girdi.
O yıllarda telefon sadece telefon olarak kullanılıyordu. Sert tuşları vardı, hatta anteni de.
Takoz tabir edilen bu cep telefonları evlerdeki sabit telefonlara ve sokaklardaki ankesörlü telefonlara bağımlılığımızı hızla azalttı.
Zamanla takoz telefonlar küçülmeye, ekranı da büyümeye başladı. Kılıfına koyup silah gibi beline takıp gezen de vardı. İkiye katlanıp kapanan, sustalı bıçak gibi uzayan modelleri çıktı.
Gel zaman git zaman bu tuşlu, hatta klavyeli, cebe sığan modeller akıllı telefonlara dönüştü. Fotoğraf ve video kamerası gibi özellikler, konuşma işlevinin bile önüne geçti. WhatsAppgibi mesajlaşma uygulamaları ile yatıp kalkmaya, Facebook, Twitter, Instagram, LinkedIn’le de sosyalleşmeye başladık.
Kontrol edilemez bir iletişim ve enformasyon bombardımanı altında akıllı telefonlar neredeyse hayati bir uzvumuz haline geldi. Onlarsız sokağa çıkamaz, hatta yatağa giremez olduk.
Şarj yüzdeleri azaldıkça panik atak geçiriyoruz. En son yapay zekanın da eklenmesiyle akıllı telefon neredeyse aklımızın, düşünme yeteneğimizin de yerini aldı.
Sabah gözümüzü açar açmaz ilk yaptığımız şey ne?
Hemen yanı başımızdaki telefona uzanıp bildirimler, e-postalar, sosyal medyadaki bitmek bilmeyen akışa göz atmak...
Fakat düşüncemizi esir alan akıllı telefonlara karşı son yıllarda, sessiz bir isyan hareketi doğdu. Yıllardır sadece yaşlıların zorunluluktan kullandığı eski tip tuşlu, akıllı olmayan telefonlara bir ilgi başladı.
Dünyada bu şaşırtıcı akımın bir de adı var: "Dumbphone" (Aptal Telefon) trendi.
Her şey Amerika ve Avrupa’da, özellikle teknolojinin içine doğan Z kuşağının tepkisiyle başladı.
Sürekli bildirim almaktan, ekrana bakarak saatler harcamaktan ve odaklanamamaktan yoruldular. Onlar için tuşlu telefon kullanmak sadece retro bir moda değil, bir akıl sağlığı savunma mekanizması.
Bu gençler hayatı kaçırmamak için dijitalden kaçıyor. Karmaşık menülerden, sürekli güncellenen uygulamalardan ve dolandırıcılık risklerinden uzak durmak istiyorlar.
Büyük tuşlar, haftalarca bitmeyen şarj süresi ve sadece "Alo" demeye yarayan sadelik onlara güven veriyor.
Bu talep, üreticiler için yeni bir ticari fırsat kapısı açtı. Nokia markasının isim haklarını elinde tutan HMD gibi şirketler, eski efsane modelleri modern şebekelere uyumlu şekilde yeniden piyasaya sürüyor.
Hatta sadece bu özel pazara hitap eden, interneti olmayan yeni minimalist telefon markaları doğuyor.
Türkiye’de de bu akımı takip eden bir kitle var. Özellikle büyük şehirlerde, hafta sonları iş gruplarından ve mail yağmurundan kaçmak isteyen çalışanlar arasında ikinci telefon olarak tuşlu modelleri seçenlerin sayısı artıyor.
Eskiden "asker telefonu" diye bakılan bu cihazlar, şimdilerde dijital detoks yapmak isteyenlerin gözdesi olacak gibi.
Burada asıl görmemiz gereken şey şu: Eskiden gençler arasında en pahalı, en yeni akıllı telefona sahip olmak bir statü göstergesi gibi görülüyordu. Şimdi ise yeni lüks, o telefona ihtiyaç duymadan yaşayabilmek.
Sürekli çevrim içi olmak artık bir başarı değil, bir yük olmaya başladı. Ekranı tamamen kapatamasalar da arada tuşların sadeliğine sığınmak isteyenlerin, bildirim bombardımanından yorulanların sayısı artıyor. Çünkü belki de bazen hayata kaldığı yerden devam edebilmek için, ekranı karartmak gerekiyor.