Sevmekle Kızmak Arasındaki Fark
Hiç kendinize dönüp de şöyle bir soru sordunuz mu?
Sevmekle kızmak arasındaki fark nedir acaba? Diye…
İnsan hayatında en çok iç içe geçen iki duygu, sevmek ve kızmaktır. Günlük yaşamda bu iki hâl çoğu zaman birbirine karışır; özellikle anne baba ile çocuk arasındaki ilişkide bu karmaşa daha belirgin görülür. Çocuk kendisine kızıldığında sevilmediğini düşünür, yetişkin ise kızmanın eğitimin doğal bir parçası olduğuna inanır. Oysa asıl mesele, kızmanın varlığı değil, hangi dille ve hangi niyetle yapıldığıdır.
Gözlemlediğim kadarıyla Y kuşağından Z kuşağına aktarılan tecrübelerde en büyük eksiklik, duyguların doğru ifade edilememesidir. Fransız sosyolog Émile Durkheim aileyi toplumun ahlaki çekirdeği olarak tanımlar ve bireyin karakterinin evde şekillendiğini söyler. Bu bakış, ebeveynin öfkesinin de sevgisinin de öğretici bir çerçeveye oturması gerektiğini hatırlatır.
“Ağaç yaşken eğilir” atasözü tam da bu noktada yol göstericidir. Çocuklukta verilen her mesaj, insanın ileriki yıllarına bir mühür gibi işlenir. Benim düşünceme göre sorun, kızmanın çoğu zaman sabırdan değil yorgunluktan beslenmesidir. Sevgi yumuşak bir sesle dile gelirken, kızmak kırıcı bir tona bürünürse çocuk bu iki duygunun farkını ayırt edemez.
Erich Fromm, sevginin öğrenilmesi gereken bir sanat olduğunu söyler. Bu sözü ebeveynliğe uyarladığımızda, kızmanın da sevginin karşıtı değil tamamlayıcısı olduğu anlaşılır. Çocuğa kızmak, onu dışlamak değil; yaptığı hatanın sonucunu fark ettirmektir. Kızmak yol gösteren bir işaret olmalı, cezalandıran bir silaha dönüşmemelidir.
Günümüzde sevgi çoğu kez maddi imkânlarla ölçülüyor. Oysa çocuk için en kıymetli armağan, kendisini dinleyen bir yürek ve güven veren bir sestir. Hediyeler ancak doğru davranışın ardından gelen mütevazı ödüller olduğunda anlam taşır. Aksi hâlde sevgi, görünmez bir alışverişe dönüşür ve çocuk sevginin dilini yanlış öğrenir.
Zygmunt Bauman modern çağın en büyük yarasının bağ kuramamak olduğunu belirtir. Aile içinde kurulamayınca eksik kalan bu bağ, ileride güvensizlik ve öfke olarak geri döner. Bu yüzden sevmekle kızmak arasındaki fark, kelimelerden çok kurulan ilişkinin niteliğinde gizlidir.
Kendi hayatımdan ve çevremden gördüğüm şudur ki, sorumluluk bilinciyle büyütülen çocuklar hayatta daha sağlam durur. Sevgiyle söylenen tek bir uyarı, bağırarak söylenen onlarca sözden daha etkilidir. Çocuğa neyin ayıp, neyin yanlış olduğunu anlatmak; sabır, emek ve merhamet ister. Gerçek anne babalık tam burada başlar.
Disiplin korku vermek değil, güvenli sınırlar çizmektir. Çocuk hata yaptığında reddedilmiş değil, anlaşılmış hissetmelidir. Böyle yetişen bireyler okulda ve toplumda daha sağlıklı ilişkiler kurar. Sevgi öğretilmeyen evde saygı da yeşermez.
Ebeveynler çocuklarına yalnızca kuralları değil, vicdanı da öğretmelidir. Varlıkla yokluğu birlikte anlatmalı, kanaatin değerini hissettirmelidir. Ancak o zaman çocuk elindekinin kıymetini bilir, başkasının hakkına riayet eder.
Sonuç olarak, çocuğa kızmak nefretin değil sorumluluğun göstergesi olmalıdır. Kızmak yapılan hatanın fark edilmesi için açılan bir kapı, sevgi ise o kapıdan giren ışıktır. Eğer çocuklarımızın merhametli ve bilinçli bireyler olmasını istiyorsak, onlara önce sevmeyi, ardından kızmanın gerçek anlamını öğretmeliyiz. İşte o zaman sevmekle kızmak arasındaki fark, kalplerde doğru yerini bulacaktır.