• 09 Eylül 2015, Çarşamba 0:00
YUSUFERDOĞAN

YUSUF ERDOĞAN

Partiler ve kürtler (1)

Dünyanın hiçbir coğrafyası bizim ülkemiz kadar hareketli değildir. Yıllardır terör belâsı ile uğraşırız. Özlem duydurulan ve üzerimize giydirilen demokrasi elbisesiyle halkın daha iyi yaşama şartlarına kavuşacağı ve buhranlı yılların geride kalacağı heyecanı; vatandaşa verilmeye çalışılsa da, bunca yıl yaşanılan deneyimlerden sonra gelinen noktada vaat edilen bir gösterge yakalandı mı yoksa yerimizde mi saydık, işte orası tartışılan bir durumdur. Bu noktada lehte ya da aleyh de her kesim ve görüşten farklı yorum ve düşünceler ortaya konulacak, fikirler kişiden kişiye göre değişecektir…

Size 16.yy dönemi Osmanlı Hayatına ait sunacağım bir anekdotla, Ülkemizde yaşanılan bazı olumsuzlukların bugünkülerle nasıl kesiştiğini ve kesişen noktaların nihai sonucunda görülen benzerliklerin hiç de bugünü aratmayacak şekilde olduğunu ve bazı aymazların ne yazık ki, hareket noktalarında içinde bulundukları enaniyet/ve bilerek yaptıkları nefsanî uçukların etkisiyle gerek toplumsal bazda gerekse genel kamu nezdinde bir kargaşaya ve bunalıma sebebiyet verecek fitnesel hareketlere kol kanat gerdiklerini görmekteyiz. Bazıları/birileri ise bu durumu görmezden gelerek, bindiği dalı kesmeye ve önü alınmaz hesapsız işlere davetiye çıkarmaya devam ederek milletin sabrı ile oynamakta, giderek ve artan terör belasına karşı, çekinmeden hem verilen beyanlarla hem de artık saklamadan girişilen planlı uygulamalarla basın karşısında, benim askerime polisime memuruma kurşun sıkan hainlerle kucaklaşıp, onlara moral vererek yanınızdayız/peşinizdeyiz/bizde varız/moralinizi bozmayın demeye getirip, bu ülkeye kısaca ihanet etmektedirler.  Hele şu yaşanılan son gelişmeler gösteriyor ki at izi ne yazık ki it izine karışmış. Kim kimin yanında kim kimin peşinde akıl fikir erecek gibi değil. Adamın partisinin mensubu danışıklı dövüş misali alın beni götürün, Türkiye ve Dünyaya “Ses”verilsin, sesinizi ve varlığınızı böyle duyurun diye düşünülen bir örnekle dağa gidiyor ve sanki gurbete çıkıp da, çocuklarını gurbette görmeye giden baba misali rahatça gidip gelebiliyor ve işi de çarpıtıp pişkinliğe vuruyorsa ve daha bunun görüntüsü ekranlardan gitmeden bir başka danışıklı dövüş hafızalardan silinmeyecek bir samimiyetle ve verilen pozlarla ekranlarda boy gösterip, Meclisin içinden çıkan vekillerle de açık açık destek verildiği hissettirilmeye çalışılıyorsa, o zaman burada durup bir düşünmek gerekir. Benim Milletvekilim, benim askerime ve polisime kurşun sıkan her gün bir karakol basan ve can ve mal kaybına sebebiyet veren bir terör üstü nasıl ziyaret edebilir? Ve nasılda onlarla samimi bir şekilde kucaklaşır ve poz verebilir?  Sen kimin vekilisin? Sen neyin peşindesin? Sen ekmeğini yediğin bu ülkeye, bu insanlara, bu topraklara karşı nasıl böyle sorumsuzca davranırsın? Hatırlarsanız kurtuluş savaşında vatana ihanet kanunu çıkarılmıştı? Şimdi bu uygulamalara ve bu tablolara baktığımızda, böyle bir kanunun şu anda olması gerekir mi? Yoksa gerekmez mi? Soruyorum sizlere? Evet, Habur’u aratmayacak görüntüler. İnsanın midesini bulandıran ve tamamen art niyet kokan bu görüntüler ve bunlara verilen pişkince destekler, pes doğrusu, vallahi pes. Bunlar artık ülke insanımın kaldıramayacağı şeylerdir. Eğer sizler bu görüntülere bakarak “Efendim demokraside böyle şeyler olur, giderek normalleşir diyorsanız ki diyebilirsiniz, belki ama ben sizler gibi düşünmüyorum ve böyle bir tabloyu da onaylamıyorum, hatta böyle bir durumu da demokratikleşme çerçevesinden de görmüyorum” çünkü iş çığırından çıkmakta ve demokratikleşme çerçevesini de aşmak üzere… Ve bizim, Meclisin içerisinden de, maalesef, Türkiye’nin Millet Meclisi üyelerinden bazılarının da, bölünmeye matuf olaylar zincirinin birer halkası durumuna bu ülkeyi getirmeye çalıştıklarını gördükçe de, durumun vahametini daha iyi anlıyor ve insanın artık şirazesini kaybetmeye başladığını ve kantarın topuzunun da kaçmaya başladığını burada söylemek istiyorum. Bir insanın kendi ülkesine karşı şuursuzca ve göz göre böyle olumsuz hareketlerde bulunması değil bir, İstiklal Mahkemesi, on istiklal mahkemesinin kurulması ve çalışması için bile bir sebeptir. Olaylar ve gelinen nokta artık, masum demokratik istekler çerçevesinin dışına çıkmıştır. Eğer söz konusu vatansa gerisi teferruattır. Bu sözü söylemek zorundayım. Çünkü medya da bazı köşegiller familyasından olup, açılım, maçılım demokratik haklar, verilsin, canım ne olacak gibi, teranelerle ve bu tuzu kuruların telkinleriyle yapılanlara baktığımız da, sunulan iyi niyetli hareketlere rağmen, gelinen nokta da onların istediğinin bunlar olmadığı, her ne yaparsan yap, ne kadar toleranslı davranırsan davran beğenilmeyeceği, azımsanacağı ve dudak büküleceği ve onların asıl isteklerinin bu ülkeyi bölmek/dağıtmak/peşkeş çekmek/taşeronluk yapmaktan ibaretolduğunu hemengörürsün. Onlar artık iyi niyetli değillerdir. Onlar bu ülkeyi İsrail’e ya da ABD’ye uygun hale getirmek istemektedirler. Onlar, Orta Doğu Coğrafyasının bugünkü haliyle, olaylardan bir ders çıkarılıp kenetlenileceğinden yana değiller, onlar tamamen bu ülkenin bölünmesinden yanalar, güç kaybetmesinden yanalar. Ve bunu da Meclis içerisinden aldıkları desteklerle yürütmektedirler. Beniminsanıma, benimaskerime gösteremedikleri/göstermek istemedikleri kardeşlik heyecanını, kurşun sıkan eblehlere göstermekteler. Dağdaki samimi pozlar bunun göstergesidir/örneğidir. Hem bu ülkenin ekmeğini yiyeceksin, hem de bu ülkeye karşı kurşun sıkanlara destek vereceksin? Nerde görülmüş böyle rezalet?

Yukarıda demiştim 16.yy’la ait bir örnek vereceğim diye. Kâtip Çelebi’nin Mizanük Hak fi İhtiyari-ahakk adlı eserinde: 16 yy’ın sonlarına doğru biri Balıkesir’den diğeri de Sivas’tan gelen iki Şeyhin İstanbul’daki hatırlarıdır yaşanılanlar. Balıkesir’den gelenin Kadı-Zade, Sivas’tan gelenin Abdülmecit Sivasi olduğu yazılıdır bu eserde. Birsi Sultan Selim Camiini, diğerinin de Yeni Camiini kendine mesken edinerek vaaz vermeye çalıştıkları anlatılır anlatılmasına da, sonun da iş öyle bir noktaya gelmiş ki, halkın bu iki zattan birini destekleyerek ötekine karşı tavır aldığı, taşlı sopalı kavgalar yaşanıldığı, hatta diğer şeyhlerinde bu kavgada taraf konumuna geldikleri,  halkın ikiye ayrıldığı şeyhlerinde bu gidişattan memnun olduğu, herkesin keseri kendine yonttuğu ve iyice ünlenmeye çalıştıkları da kayda değer yazılanlar arasındadır. İşte diyor ki Kâtip Çelebi:”

Nice yıllar bu tutumla iki Şeyh arasında dedikodu sürüp boşuna tartışmadan iki bölüğün arasına büyük nefret ve düşmanlık girdi. Şeyhlerin çoğu da iki bölüğe ayrılıp birer tarafı tuttular. İçlerinde akıllı olanlar, bu iş taassuptan doğma ve bir kuru kavgadır. Muhammet(s.a.v.) ümmetiyiz ve din kardeşiyiz, ne Sivasi’den beratımız, ne de Kadı-Zade’ den hüccetimiz vardır. Onlar iki bilgili ve dubaracı Şeyh idi, birbirlerine karşı olmakla ün yapıp padişahın malumu oldular. Ahmaklık edip bizim onların davasını sürüp gitmemiz nedendir? Bundan biz zarardan başka nesne elde edemeyiz, diye karışmadılar, âmâ ahmaklar ısrar edip, iki tarafta onlar gibi ün yapmak umuduyla bazı davalara yapıştılar. Kürsülerde birbirlerine taş atıp laf sokarak, dil ile yaptıkları karşılaşma, kılıç ve süngü ile savaşa yol açmaya yaklaşınca saltanat tarafından kimilerinin sürgünle kulaklarını çekmek gerekip terbiyelerini vermek lazım geldi” diye yazmaktadır…


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


YAZARLAR

tümü

BİYOGRAFİLER

tümü
yukarı çık