• 21 Mayıs 2016, Cumartesi 10:23
YUSUFERDOĞAN

YUSUF ERDOĞAN

HAREM VE KADIN

Herkese, kalpten değerlerine bağlı her gönüle merhaba der, sağlık sıhhat ve afiyetler dilerim. Rabbimin selamı sizlerin ve bizlerin üzerine olsun. Gecikmeli olsa da sizlerle uzun zamandan beri paylaşmak istediğim bir yazıyı düşüncelerinize sunmak istiyorum. İşlerin bir hayli yoğunluğu, görevimizin iş ve sorumluluğu, hayat sahnesinin içerisinde, beklenen ve özlenen ve devam eden enstantaneler, ziyaretler falan derken galiba köşemizde olması gereken çalışmaların belki zamanında olmasa da, yine de fazla geciktirmeden paylaşılması uygun olduğu düşüncesiyle köşeme taşımak istedim. Böylesi toplumu ilgilendiren çalışmaların bence geciktirilmeden okuyucularla paylaşılması,  güne ve hayata dair yeni çalışmalarla ve yeni düşüncelerle desteklenmesi ve duyarlı toplumsal bir kıvılcım başlatılması elbette önem arz etmektedir. Gündemin çok sık değiştiği memleketimizde olayların hızlı akıcılığı karşısında bazen yazmak istediğin veya gündeme almak istediğin bir şeyi aradan uzun zaman geçtikten sonra paylaşabiliyorsun. İşte bu da böyle bir yazı olup, umarım siz okuyucu kardeşlerime bir fikir verir.

Bu açıklamalardan sonra sizlerle paylaşmak istediğim esas konuya gelelim. Daha önceki yazı çalışmalarımı karıştırırken hem de evvelki yazılanları bir gözden geçirme merakıyla yazılar arasında gezinti yaparken gözüme ilişen bir başlık dikkatimi çekti. Malumunuz TV’nin bir kanalında Muhteşem yüzyıl diye Osmanlının harem hayatını konu edinen ve Kanuniyi tamamen haremin duvarları arasına hapseden ve işi gücü bundan ibaretmiş gibi gösteren bir dizi yayını vardı. Dünde Acun diyarında bir çocuk o dizide geçen konuşmaları taklit ederek, Acun diyarının ünlülerinden ve seyirciden bol kepçeli alkışlarla tarihimizi esastan yad edip Osmanlıyı ve Kanuniyi seyirci ve izleyicinin gözünden “İşte bunlar böyledir.”düşüncesini oluşturmasına yardımcı olmanın mutluluğunu attıkları kahkahalarla pekiştirip, ne kadar kendimizden ve gerçeklerden uzak olduğumuzu gördükten sonra konuyu gündeme taşımak istedim. Aslında yukarıdaki bir cümlede geçen Keş dağı nasıl ki bana, Rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu’nu hatırlatıyorsa ve terörün her gün boyutlarının artarak devam ettiği bir ortamda yazıların ağırlık noktasını bunların oluşturması gerektiği bilinse de, ben bunları bile bile bu konuyu gündemime aldım. İnşallah diğerlerini de bundan sonraki çalışmalarımızda ele alırız.    

Haberleri spiker okuyup geçiyor görüntüler ve ekranda yapılan bir takım yorumlar derken seyircinin kafasında esas yer eden ona yönelik verilen görsel nitelikli mesajlar yani kısaca diziler ondaki düşünce ve fikir dünyasını değişik yönlerden etkilemektedir.Bizim TV yapımcıları olayları kendi bakış pencerelerinden değerlendirdiklerinden veya olmasını böyle istediklerinden olmamış yaşanmamış olsa bile bazı şeyler o yapımcının kafasındaki şartlanmalara göre çekimi yapılan diziler eninde sonunda etkisini göstermektedir.Halbuki okuyup araştırma yaptıktan sonra elde edilenleri biriktirip   sağlıklı bir yoruma ulaşabilsek belki de “acaba” diyebilecek duruma gelebiliriz,ama toplumsal bazda duyarak ya da görerek edebiyatı yaygın olduğu için her şeyi sunulan ve görülen duruma göre yorumlama alışkanlığımızı devam ettirip gidiyoruz…Tıpkı siyasi particiliğin babadan oğula mirası gibi….

İzlemiş olduğunuz bu muhteşem dizide bizim adamlar hep uçkur diyarında dolaştırılır. Başka işleri ve yapacakları yoktur. Sanırım bu dizileri çekenler her şeyi Avrupa toplumsal ahlakı çerçevesinden ve Hıristiyan ahlaki öğretilerinden yola çıkarak şu andaki yaşanılan kapitalist düzenin ahlaki yaklaşımını yakalamaya çalışmanın ve olayları bu dar kalıpta ele almanın bitkiselliğini yaşıyorlar.  Bu ot kafalı güruh islamın hayat ve ahlak öğretilerinden sonsuz uzakta bulunduklarından ve hayatı hep kapitalist ahlak çerçevesinden izlediklerinden ve de böyle kendi dünyalarında da yaşadıklarından ya da hep böyle bir âlemin parçası ve uygulayıcısı olmak istediklerinden dolayı, hep ele aldıkları bu tarihi mirası karalama kampanyası ile birbirleriyle yarış içerisinde olurlar. Şu da var ki bu herifler, günümüz de sanat edebiyat ve müzikal alanlarda hep köşe başlarını tutmuş olduklarından, nerde ve ne zaman tarihimizle ilgili bir yapıt ortaya konulmak istense hemen kendi pencerelerinden olaya bakarak kendi anlayış ve zihniyetlerini bu yolla yansıtarak her şeyi çarpıtmanın şampiyonluğunu kimseye bırakmadan hem yaşarlar hem de kafaları karıştırarak insanımızı kendi değer anlayışlarına ve yargılarına düşman hale getirmenin zevkine ulaşırlar. Kısaca bu zihniyet işini başarıyla yapmaktadır. Asıl üzücü olanı ise, bizim zihniyetimizi yansıtan ve kültürümüzü ortaya koyan, yeri geldiği zaman tarihi ve kültür şampiyonluğunu kimseye bırakmayanların neden bu konuda gereken sanat edebiyat ve kültürel çalışmaları yapmadıkları/yapamadıkları düşündürücü değil mi? Neden bizlere ait gerçek manada sanat, edebiyat ve kültürel evlerimiz olmasın? Neden bizim özümüzü yansıtan ve sesimizi en üst volümden haykırarak sunan gerçek sanat adamlarımız olmasın? Bizler hep sunulanların bu olduğuna inandırılarak yaşamaya çalışanların bize sunduğu bu zehir edepsizliklerine karşı ne zaman “hayır” diyebileceğiz?  (devam edecek)


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


YAZARLAR

tümü
yukarı çık