• 29 Nisan 2015, Çarşamba 0:00
YUSUFERDOĞAN

YUSUF ERDOĞAN

GÜMÜŞKAPI

Dün, bugün ve yarın. Yaşadığımız dünya da insan ve toplum bazında hep içice yüz yüze göz göze olduğumuz durumlar. Dün yaşananlar bugünü, bu günün akılcı yorumları da yarınımızı etkiler ve şekillendirir.

Tarih bir hafızadır. Tüm toplumların hafızası. Bu hafızayı traş etmek, ya da kendi istediği kurgularla sosyal-kültürel ve siyasal zeminlerde onu ideolojik bir kalıba sokarak yaşananları olduğu gibi değil de, istediği ve öngördüğü biçimde sunmak, zaman geçtikçe ve değişim süreçleri kendini iyiden iyiye hissettirdikçe: bu sefer toplumun bireyleri arasında anlaşılamama gibi durumlar ve çözümlenemeyen birtakım sorunlar yumağı ortaya çıkmakta, dolayısıyla olumsuzluklar ve önü alınamayan sorunlar be vesileyle tüm toplumu negatif sarsıntılara götürmektedir.            

Hâlbuki bana öğretilen bir gerçek vardı. Ben bu sözün çok ehemmiyet taşıdığını biliyorum. Peki, Neydi bu söz. “Tarih yazmak tarih yapmak kadar önemlidir. Yazan yapana sadık kalmazsa değişmeyen hakikat, şüpheli bir şekil alır ki, beşeriyetin yolunu değiştirir. Biz daima hakikati arayan ve onu buldukça ve bulduğumuza kani oldukça söylemeye cesaret gösteren, insanlar olmalıyız”.(M.Kemal ATATÜRK)

Demek ki: doğruya doğru/yanlışa yanlış demek gerekiyor. Üstelik bu ortaya konulan düşünceler sadece bir noktaya parmak basmak, toplumun hassasiyetine tercüman olmak ve dilimiz elverdiğince kendimizce çözüm önerileri getirebilmektir. Yani şu ileri teknoloji ve bilim çağında ülkemizin hak ettiği yere huzur ve toplumsal barış içerinde gelmesini, geçmişte yapılan birtakım olumsuzlukların bir daha yaşanmamasını sağlamak ve bir nebzede olsa kendi çapımızda katkıda bulunmaktır. Kimseyi kötülemek ve karalamak gibi bir çabamız asla yoktur. Zaten her insan ne yaptıysa zerre miskal kadar da olsa bunun hesabını kendisi verecektir. İlahi Adalet böyle diyor. Ben  kendi adıma : elimden geldiğince dilim döndüğünce anladığım ve algıladığım kadarıyla doğruları paylaşmaya çalışıyorsam,bunu başkalarının hatırı hoş olsun diye  yapmıyorum.Sadece inandığım değerler doğrultusunda  bir noktaya parmak basıyor ve onu değerlendirme  yoluna gidiyorum.Elbette bir olayı kendi döneminin özel şartları içerisinde ele alıp yorumlamak gerekir, ancak  toplumun bütün kesiminin içinde bulunduğu ve özel şartların savaştan yeni çıkmış ve birlik beraberliğe daha bir muhtaç olduğu toplumsal bazda tabi’i bu süreci daha bir paylaşımca  destekleyecek tüm insanımızı kapsayacak onu birbirine perçinleyecek  daha farklı toplumsal duyarlılıklar gösterilebilinirdi, daha farklı kararlar alınabilirdi diyorum.. Şu da asla unutulmasın ki: Osmanlı asla geri gelmeyecekti. Bunu hem o dönemde hem de günümüzde isteyen kimse yoktur, fakat İstiklal Harbinin muzaffer komutanlarını birbirinden, zafer sonrası iş ve devlet yönetimi ile ilgili argümanlara gelince; kesin hatlarla ayrılmasına sebep olan hususlar konusunda, bizlerinde fikirler ileri sürüp kafa yorması ve çözüm önerilerinde bulunması kadar bundan daha doğal ne olabilir ki? Bence fikir beyan etmek eleştiri getirmek ya da daha farklı görüşlerde bulunmak her Türk insanının en doğal hakkıdır diyorum. Çözüme katkı noktasında, değer bulur ya da bulmaz bu okuyucunun tamamen ikna olmasıyla ilgilidir. Ayrıca şunu bir kez daha belirtmek isterim ki: başkalarını mutlu kılmak adına yazı yazmadığımı tekrar hatırlatırım. Bu bana ters gelir. Çok şükür aklımı ve beynimi kimseye kiralamadım. Vicdan süzgecim bir Müslüman Türk bireyi olarak neyi gerektiriyorsa, onun usulü dairesinde, inanç ölçülerine bağlı kalarak düşüncelerimi paylaşmaya çalışıyorum. Herkesin saçına göre tarak vurmak veya sırtını sıvazlamak benim kitabımda ve anlayışımda kayıtlı değildir. Literatürümde yer almaz… Biz her sahada, her alanda kendi dinamiklerini kovalayan ve onun üzerine inşa olan, batı taklitçisi değil, İslam-Türk kültürünün dairesinde kimlik mücadelemizi ortaya koymaya çalışan, batının normlarına göre değil, kendi milli eğitim anlayışımıza/düzenimize dayalı, gerçekçi uygulamalarla varlığımızı devam ettirebilir, başkasının peşinden koşturmayız.

Binaenaleyh bazı arkadaşların tereddüt içerisinde karamsar bir tablo çiziliyor demelerini doğru bulmuyorum. Bizler, geçmişte yapılan bazı özel uygulamaların günümüz muvacehesinde de aynen devamını isteyenlerin olduğunu, ifrat ve tefrite gidenlerin bulunduğunu da biliyoruz. Sadece isteğimiz insanların kendini korkmadan ifade edip haklarını ve isteklerini, ülkemize halel getirmeyecek şekilde makul ve mantıklı düşüncelerini hakkaniyet ölçüleri zarfında dile getirip, toplumsal bütünlüğümüzü daha da pekiştirmek ve dış güçlerin oyunlarını bozarak, ülkemizin huzur bulmasını ve kalkınmasını istiyoruz.

Bana hoş gelen ve cesaretlendiren bir başka güzel sözde yine “ Her şeyden evvel kendinizin dikkat ve itina ile seçeceğiniz vesikalara dayanınız. Bu vesikalar üzerinde yapacağınız tetkiklerde, her şeyden ve herkesten evvel kendi inisiyatifinizi ve milli süzgecinizi kullanınızdır.” (M.Kemal ATATÜRK)

Yukarıda değindiğim gibi vicdani ölçülerime vurmadığım ve kendi içimde sindiremediğim bir olay ya da durumu asla diğerleriyle paylaşmam. Söylediklerim,  önce kendimi, özümde ve kalbimde ikna etmesi gerekir. Benim kaleme aldığım çalışmalar, işte hep bu türdendir. O nedenle bazı arkadaşların bunu bilmesinde yarar var diyorum. Yine bilinsin ki; Benim yazılarım yüreğiyle düşünenler içindir. Yüreğini ortaya koyup Anadolu İnsanının hali pürmelâlini sezinleyerek, bunun sancısını özünde taşıyanlar içindir. Sadece kendisi için değil, Tüm Anadolu için yaşayanlar içindir. Ve devamla diyorum ki: Dindar mütedeyyin insanlara dinci yaftasıyla saldıran, derin mevzuların karanlık adamı, beyaz Türklerin efendisi, hatta ağababası Soner’in, bu ülkenin temel taşlarından ve sacayağından birini oluşturan, Anadolu Alevileri hakkında ahkâm keserek olumlu bir referansı olacağını zannetmekte hayalden öteye geçmez…Ki bu adam hiç de tarihçi falan değildir….

Türkiye’miz, Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren çok sancılı bir süreçten geçmiş, hala da bu sancılı durumu devam etmektedir. Bazı kesimler Ülkeyi 1930’lardaki bir anlayışla yürütmenin uygun olacağını, Cumhuriyetin kazanımlarından ödün verilemeyeceğini dillendirirken, bazıları da aksini savunup, Avrupa’yı (batılılaşmayı) örnek alıyorsak onun demokrasisinin de olduğu gibi uyarlanmasını ve insan haklarının daha da genişletilmesini belirtmektedirler. Hatta bazıları da bu durumun Ülkeyi bölünmenin eşiğine getireceğini vurgular.

Bu tartışmaların,  Türkiye’nin dün, bugün ve Yarınını gözeterek, sosyal-siyasal zeminde yapılmasını, çözüm önerilerinin dikkatlice analiz edilmesini ama ülke birliğimize asla halel getirmemesini benim gibi sizlerde talep ediyorsunuzdur, herhalde. KONUŞAN VE TARTIŞAN TÜRKİYE OLMASIN MI? Elbette tüm sorunların masaya yatırılıp konuşulması gerekir, bu birlikteliğimizi ve geleceğimiz güçlendirir… Konuşmaktan neden korkulsun ki? Yâda sorunları sürekli ötelemek neye ve kime faydası olur? Sadece dış güçlerin elini ve dilini güçlendirir, o kadar… Bunun da hala acılarını ve ülkemiz üzerinde oynanan çirkin oyunların sıkıntılarını hep birlikte çekmekteyiz…

                Ben hep şuna bakarım. İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın. Bunun da yolu fikir hürriyetidir. Fikir hürriyeti asla vatanına ihanet etmek, bölücülük yapmak, vatandaşları yalan dolanla zehirlemek, insan haklarını gasp etmek, ülke aleyhine ajanlık yapmak tezahürü değildir. Fikrini hür bir ortamda insana yaraşır şekilde medenice açıklamaktır. Ama birde yıkıcı eylemlere kalkışarak fikir hürriyeti diye, devletin temeline dinamit koymaya kalkışmak ise asla fikir hürriyeti diye lanse edilemez. Bunun hürriyetle alakası yoktur. Dünyada fikir hürriyete islamla başlamıştır. Kutsaldır. Fakat zorbalık, yalan dolan iftira ve fitnenin islamda yeri yoktur.

Biz ne yazık ki, insanımızın bugüne kadar hep dış görünüşüyle uğraştık. İnancına karşı onu yok sayarak laikçi bir yaklaşımla müdahale ve rencide ettik. Mütedeyyin insanları suçladık. Batılıların angajmanına gelerek onların literatüründen değerlendirmelerle ve onlarında işine gelen bu kavramları kullanarak(kendi kültürümüzün dinamiklerini hiçe sayıp) kendi insanımızı alevi Sünni sağcı solcu dinci gibi yapay kavramlarla tartıştık. Biz insanımızın neyi istediğine değil, bizim onlara karşı neyi dikte ettirmek istediğimize dair dayatmalarımızı bizzat rejim eliyle kullanarak devam ettirmemiz, bizim bugüne kadar hiç değişmeyen bir bakış açımız oldu.(devam edecek)


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


YAZARLAR

tümü

BİYOGRAFİLER

tümü
yukarı çık