• 10 Temmuz 2019, Çarşamba 8:59
YUSUFERDOĞAN

YUSUF ERDOĞAN

EĞİTİMİ ÖNEMSİYORUM HEMDE ÇOK

Kalkınmanın yolu liyakat sahibi olmak, eğitimli ve nitelikli, duruş sahibi sözünün eri değerlerine saygılı ve bağlı, nesiller arası köprüleri atmayan, sürekli kendini geliştiren ve yetiştirmeye çalışan bireylerin çoğalması, çabaların artarak sürdürülmesi ile ancak istenilen noktaya gelir.

Toplumsal yapımıza ve coğrafi bölgesel özelliklerimize baktığımızda, Ülkemizin hem bölgesel nitelikte hemde coğrafi şartların etkinliğinde kalite ve benimseme, önemseme ve uygulama, anlama ve sürdürebilme gibi toplumun tümünü kapsayacak nitelikte bir anlayış geliştiremediğini söylemek istiyorum.

Daralan bir kalıpta tek model organizasyonu ile resmi söylemlerin baskınlığının hissettirildiği ve söylem ağızların belli bir dönemde gün yüzüne çıktığı ve halen etkisinin özellikle darbeler demokrasisi ile topyekûn kuşatıldığı akıl ve ilim yerine bağırgan sloganların revaçta olduğu belli zamanlarda insanların tek model haline getirilmeye çalışıldığı, tek tornadan mülhem heveslilerin toplum mühendisliğine soyunduğu zamanlarda, hemen her şeyde padişahım çok yaşa sloganlarını aratmayan fiiliyatların sadece adam kıtlığına sebep olduğunu anlamamak elbette güç değildi.

Facebookta dâhil olduğum bir eğitim sitesinde sözde eğitimde iyi örnekler adı altında değişik/çeşitli konularla ilgili paylaşımlar yapılırken bir paylaşımcı Ülke için en önemli modelin köy enstitüleri olduğunu sayfalara serpiştirerek ballandırmış. Tabi ele aldığı konuda işin direkt öğretmene dayalı yetenek, bireysel azim, kapasiteyi zorlama, zekâ mefhumu anlama ve kavrayışı ve öze dair yerel benimsemeyi kaydederken, bu sistemin uygulamaya konulmasıyla birlikte insanların asıl ruhlarından tamamen ve bilerek uzaklaştığı/uzaklaştırıldığı hiç hesaba katılmadan sadece dünyevi arzuları tatmine yönelik bu uygulamayı sözde kalkınmaya hamleli bir uygulama olarak lanse edip ancak böyle bir modelle günümüzde başarı sağlanacağını savunmuş.

Eğer insan sadece et ve kemikten ibaret olsaydı; bu onların savunduğu model sadece dünya için yaşayan ve üreten nesilleri ortaya çıkarır ve bir makine gibi değerlendirir, toplumsal bir ahlaki değerler anlayış zihniyet ve modeli düşünmez, bunları topluma yaymaz ve sistemini böyle yürütürdü. Oysa insan et, kemik, kan ve can taşıyan birisi ama en önemlisi, insanı insan yapan ruhu, düşüncesi, sağlıklı ve akla topluma uygun eylemleridir.

İnsanları yaşadıkları coğrafyada sağlıklı kılmak akıl ruh ve zekâlarını kullandırıp zenginleştirmek onlara mutlu ve kardeşçe yaşamayı öğretebilmek önemli bir başarıdır. Dünyada bu kadar zekâ sahibi ve eğitimli, devlet yönetiminde görev alan bürokratlar ve ilim erbabı insanlar varken, neden en ufak bir meselenin çözümünde devletler bunun için çözüm noktasında savaşmayı ve insan öldürmeyi düşünüyorlar?

Eğer,  gerçekten eğitimi yaygın ve sürdürülebilir bir kalkınma hamlesi olarak değerlendirirken ele alınan başyapıtın insan olduğunu düşünseydik, toplumda bu kadar karmaşık saçmalıklar, rol model yetersizliği, bölgesel farklılıkların cehaleti azdırması gibi aksesuarlar yaşanıla bilir miydi? İnsanların susmaya değil, konuşmaya, kavgaya değil medenice tartışmaya, sorun üretmeye değil, sorun çözmeye odaklandıkları bir eğitim anlayışını ortak değerlerimizde/paydaşlarımızla süslediğimizde ortaya ne çıkar biliyor musunuz?    Bizi biz yapan ortak değerlerimizin tutunacak can simidi olduğu.

Hükümetlerin siyasi salvolarla bugüne kadar taviz vere, batılılaşmayı bilerek yanlış anlayıp uygulayarak laiklik maskesiyle baskı unsuru olarak kullanmayı ve topyekûn belli bir grubu sindirmeyi hedef alan bir anlayış ve uygulamanın başarılı olmasını beklemek hayalden de öte uzak bir ihtimaldir. Eğer köklerimize dayalı bağlılık ve taşımalılığın, o günün teknik ve argümanlarıyla bağdaştırabilme noktasında içsel bir hava yakalaya bilseydik eminim ki; hakkı tutup ve kaldıran, varlığını koruyan ve kollayan, insanları evrensel bir etik buluşmasına taşıyan müsamahalı ama edepli bir nesli yaşıyor olabilirdik. Lakin bizde her şeyin özeti; geçmişi inkâr noktasında birleşilen bir tutumla geleceği olmayan ve afakî hayallerle slogan kafalı insanları yetiştirme düşünüldüğünden bugün sınıfta öğretmenin rol model etkinliği yerine, üzerinden buldozerle geçilen ve ezilmiş bir hal içerisinde sınıfın karşısında suya sabuna dokunmayan tiplere dönüştürülüp toplumu böyle biçimlendirmesi istenilmiştir.

Renksiz kokusuz ve susuz bir iklime ramak kalmış bir anlayışın özellikle; 1940-54 yılları arasında tam 14 yıl boyunca yaptıklarıyla hala izleri ruhlarda sökülememiş bir zihniyeti hortlattığı, kimliksiz ve şahsiyetsiz tiplemelere kapı araladığını söylemek istiyorum. Övülmeye çalışılan köy enstitüleri mantığı aile ve toplumsal hayata düşman Sovyetlerin bile kabul edemeyeceği bir yıkıntı sistemi iken bugün bunu savunan kafaların varlığı bence içerlerinde taşıdıkları değer düşmanlığındandır. Bununla ilgili olarak şöyle bir değerlendirme yapacak olursak ortaya çıkacak sonuç: Türk Milletinin varlığına doğrudan düşman ve başka milletlerin kültürlerine bağımlı ve hevesli, batıcı zihniyetli kendini inkar derecesinde insan fıtratına da hor bakan bir anlayışın hakim kılınmak istenildiği hemen fark edilir.Bir yazıda aynen şunlar yazılı: Birkaç nesil “eğitim” adı altında kök kurutucu bir misyonla imha edilmiştir. Öyle ki, o yıllarda bir Lise Müdürünün Üstad Necip Fazıl’a söylediği “Maarifimizin başına Kruşçef getirilseydi bundan daha fazla karıştırıp bozamazdı!” sözü, bu misyonun özetiydi.

O Köy Enstitüleri ki, Üstad’ın “Bir devrin veba veya kolerası gibi gelip geçmiş, fakat ruhlardaki ukdesini olduğu gibi muhafaza etmiş olan bu facia” diyerek haklarında hükmünü vermiştir.

Bu anlayışın ateist isimleri ön plana çıkardığı örnek gösterip idolleştirdiği, Sovyet ve Çin tipi bir komünizmi! Aradığı aşikârdır. Köy Enstitülerinin iman, İslam, tarih, dil, medeniyet katliam ve küfrüne dair topluma olan tırpanlamalarını nedense kimsecikler söylemez.

Türkiye gibi Müslüman bir toplumda eşcinsel sapkınlar özgürlük adı altında eylemde bulunup sapkınlıklarını yol ortasında çekinmeden icra ediyorlarsa bunun adı ne özgürlüktür, ne insan haklarıdır ne de başka bir şey. Bu topluma indirilen bir baltadır. Ve ağacın/ çınarın kökü kurutulmaya çalışılmaktadır. Köy enstitüsü zırvalarının meyvesi bugünde gündem oluşturmaya gayret etmekte bugünde revaçta tutulmaya çalışılmaktadır.

14 yıl boyunca, güce dayalı bir uygulamayla toplumu sindiren ve etik dışı kuralları alenileştiren bir zihniyet, bugünde lut kavminin torunlarına sahip çıkıp onlarla beraber yürüyorsa bu hayra alamet bir tavır değildir.

Ey toplumun sivil örgütleri ve yaşayanları: yaşadığınız âlemin varlığını ve geleceğinizi idrak noktasında nerede bulunmak istiyorsanız o kararınız üzere; kendinizi, ailenizi, neslinizi, varlığınızı nasıl korumanız gerekiyorsa öyle koruyun. Ama bunu yaparken” beşikten mezara kadar ilim”  ve” ilim Çin’de de olsa” almaktan çekinmeyen bir anlayışı düstur edinin. Topyekûn topluca ve benimseyerek. Değilse, idealsiz bir dünyada insan yaşa(ya)maz.


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


YAZARLAR

tümü

BİYOGRAFİLER

tümü
yukarı çık