• 24 Şubat 2018, Cumartesi 15:06
YUSUFERDOĞAN

YUSUF ERDOĞAN

EĞİTİM ÇARKINDA DÖNME DOLAP


Okuldan çıktıktan sonra ağır ama kendinden emin adımlarla eve doğru aheste aheste yürürken yolum her zaman olduğu gibi Saraybosna parkından geçer. Havanın biraz da Akdeniz iklimini çakma olarak taşıması sonucu mevsim görüntülerinin tersine ısının yükselmesi ile beraber kendini parka atanların içerisinde bulunan bazı gençlerin hoş olmayan görüntülerinin yanında Suriye’li ailelerinde bu havadan istifade etmeye çalıştıklarını müşahede ettim. Gençlerin sere serpe yerlere kendilerini yaymalarına ve umursuz bir haleti ruhiye içerisinde sadece kendi dünyevi havalarına göre hareket etmelerine olumlu bakamıyorum. Bana göre uygun olmayan bazı görüntülerin ahlaki çevre kirliliğine yol açtığını da söyleyebilirim. Gerçi bana bu ifadelerimden dolayı mırın kırın edenler olsa da, Asım’ın nesli böyle olmamalıydı diyorum.
Peki, ev sahibi suçlu da, hırsızın kabahati yok mu? Elbette var. Ortada bir sistem varsa ve sen bu sistemin huzur getireceğini iddia ediyor ve reddi miras yaparak kendinle barışık olmayan başka bir sistemin gönüllü taşıyıcısı oluyorsan şikâyetçi olmaya da hakkımız olmasa gerek…
İsterseniz konunun direkt bir eğitim politikası ile alakalı olduğunu belirtip konuya şöyle bir yaklaşımda bulunayım.
“Atılan imza kalbi bir mühür taşımıyorsa anlamı yoktur. Söz verdiğimiz duruşlarımıza/imzalarımıza asalet kazandıran da, değer ihtiva eden de kalbi bir mühür tasdikidir. O işte gerçek bir süslemedir/ taçlandırmadır/Sorgucunda taşımadır/Baş tacıdır.
Yani verdiğin sözün resmi bir tasdikidir.
Efendim: Beni bana/beni kendime/seni bana/seni sana/ herkesi birbirine düşman belleyen, kendiyle barışık ortamı kendi kimliğinde gösteremeyen bir eğitim sistemi ne kadar faydalı/değerli/kültürel bir taşıyıcı ya da misyon sahibi olur.
Buram buram batının batıl aktüalitesinde/düşünce tarzında insanların kalplerini/kafalarını laik ahlak öğretilerinin ve kapitalizmin kirli çamaşırlı ahvalleriyle dolduranlar, dünyevi telâşesin de insanların ruh depresyonuna girmesine vesile olanlar için nasıl bir kimlikten bahsedilebilir? Bunlar nasıl bir ruh halidir ki, ne kendiyle hemfikir olabiliyor ne de paydaşlarıyla.
Bilhassa kendisiyle paydaş kuramayan bir fikrin kendine/kendi dünyasında yaşayanlarla kime ne faydası olabilir? Hatta kendi coğrafyasıyla gardaş olabilir mi? Bunların Hasoyu, Memoyu, Mervanı, Ayşe’yi, Fatımayı, Zehra’yı, Hasan, Hüseyni, Zeynel Abidini tanıması mümkün mü?
Biz kendimizi doyurdukta elalemin bilmem nerelilerini mi besleyeceğiz? Diyemezsiniz çünkü:”Biz dünyanın hangi coğrafyasında yaşarsa yaşasın “Müslümanlar kardeştir”düsturuna sahibiz. Ve bizim gerçek kimliğimizin özü budur. Bu kimliğin içerisinde yukarıda isimlerin yazdığım ve yazamadığım herkes vardır. İşte bu yüksek frekanstır. Pek yüksek frekanstır aslında. Yani kısaca duyarlılıktır. Asla alınganlık değildir. Bende bu yüzden, eğer buluttan nem kapıyorsam ve söylenilen bir söze tepki veriyorsam “yaram olmasa bile” acaba! yı asla ihmal etmedim. Bu acaba her daim bende din kardeşi olarak bildiğimiz tüm herkesi kapsama alanıma almıştır. Bana ne diyemiyorum kısaca.”
Bir eğitim sistemi ki, bana beni kazandıran ruh halinden yoksunsa orada yükselme değil düşüş vardır.
“Kendime kuramadığım bir kalpte başkalarına yer açabilir miyim?
Kendine yetişemeyen bir adam başkasına yetişebilir mi? Hızır olabilir mi?
Kendine yetmeyen bir derman başkasına harman olabilir mi?
Kutlarım hâlâ bu çerçevede vatan millet Sakarya nutukları atanları, kendi kardeşliklerini toplumda tesis edemeyenlere kucak dolusu selamlar, diyorum.
O gençlere derim ki; yarının geleceği ve gençleri olarak lütfen değer nedir? Kültür nedir? Ahlak nedir? Yozlaşma nedir? Kamu vicdanı nedir? Din nedir? Bunların yüksek manalarımı anlamak ve kimliksiz dolaşan yurtsuzlar durumuna düşmemek gerekir.
Öyle anlamış olsaydık, düşüncemizde, fikrimizde, yaşantımızda, hayatımızın her safhasında tutarlı ve duygulu olur, dünyanın coğrafyasındaki sadece Müslüman kardeşleri değil, tüm insanlığın reçetesi olacak argümanlar geliştirmeye ön ayak olurdunuz. Bizim aradığımız ve özlediğimiz gençlik buydu…Ama dediğim gibi ne ekersen onu biçersin işte.Sistem neyse çarkta öyle dönüyor.Kurbanları da masum gençler maalesef ve kaybolan ebedi bir hayat !!!

Medyanın diz boyu hatta boğazına kadar gömüldüğü günah bataklığında kendini aklaması bilhassa ulusal bazda belli zihniyet dinozorları nezdinde sınıfta kaldığını söyleyebiliriz… Gayri meşru ilişkilerin normalleştirilmeye çalışıldığı ihanette sınır tanımayan belli lağım kanalları olduğunu biliyorsunuz. Tüm hayatları İslam ve Müslüman düşmanlığı şeklinde özetleyebileceğimiz yol haritaları var. Değişik zamanlarda bu düşmanlıklarını her devrin siyasi arenasında durumdan vazife çıkararak ürettikleri polemiklerle hep su üstünde kalmayı başarmışlarsa da aslında ahlaken büyük bir çöküşün de elebaşı ve üst akılı olmuşlardır.

Topluma ahlak nutukları atarken kendileri alenen viskilerin pozlarıyla banyo yapıyorlar ve mal toplama peşinde cazgırlık yapıyorlardı. Varsa da yoksa da düşündükleri tek şey kendi ceplerinin şişkin gezmesi ve böyle idare edilen bir düzeni her daim arkasında destek verecek medya gücüyle ayakta tutmaya çalışmalarıydı onlara bu gayreti sağlayan.

Şimdi zamanla ekilen kötü tohumlardan bereket beklemek elbette hayaldir. Mademki rüzgâr eken fırtına biçiyor, bunun yıkıcı etkileri toplumsal kangren olarak meydanlarda boy atmaya başladı. Toplumsal hafızanın dumura uğratılması çalışmaları ve artık gayri ahlaki pisliklerin ağzında dili olmayan masum sabilere varıncaya kadar sıçratılması toplumun geldiği noktanın artık hayra alamet olmadığını gösterir.

Cinsel sapkınlık oratoryası ve buna tenezzül edenlerdeki ensest yaklaşım cinsel sapkınlık arzusu nasıl bir dereceye çıldırasıya ulaştı ki Lut Kavminin sapkınlıkları günümüzde sahneyi kimseye bırakmaz oldu. Bunun temel nedeni altında yatan sadece ekonomik sebepler değildir herhalde?   Ahlaki zafiyetler neden bu kadar derinleşti öyleyse?

Mazluma ve mağdura örnek olan hak ve adalet kavramlarını ve insani erdemi dünyaya öğreten bir neslin çocukları laiklik fantezisi ile neden yolunu bu kadar şaşırdı? Dikenle yollardan kurtulması için ne yapılmalı?

Kendimize öğretemediğimiz bir ahlaki akideleri bizler yaşamıyorsak nasıl bir medeniyetin temellerini atmaya yelteneceğiz. Eğer davamız ilayı kelimetullah ise; neden kendimizi bu sistemin içinde değil de dışında tutmaya çalışıyor ve tamamen batı kurgulu ve kuruntulu kavramların ezik bakışlarında esaret zincirine kolumuza daha doğrusu beynimize ve kalbimize uygun görüyoruz.
Hani ne diyordu şair? Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım derken bugün şaşıran biz değil miyiz?

Çözüm mü? Aslında bildiğimiz şeyler yani kendi özümüzdür. Kaybedilen, kaybedildiği yerde aranırsa aradığımızda bellidir zaten. Biz anca samimiyet ve ihlâs damarıyla ona ulaşabiliriz lafla değil. Beşikten mezara ilim irfan ahlak öğrenmesi gereken bir inancın mensupları bugün batılı hayallerin enstrümanlarına sığınıyorsa bu işte bir gariplik yok mu? Özgürlüğü savunurken içip içipte göbek atmayı bu baptan sayıyorsak ve ahlaksızlığı topluma yerleştirmeye ufaktan sinsice transfer etme gayretindeysek biz ya ne savunduğumuzu bilmiyor ya da ötelerden bihaber şuursuzca yaşıyoruz adına yaşamak denirse tabi.Gelin eğitimi kendi inancında serbestlik tanıyalım.


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


YAZARLAR

tümü

BİYOGRAFİLER

tümü
yukarı çık