• 27 Temmuz 2016, Çarşamba 8:46
YUSUFERDOĞAN

YUSUF ERDOĞAN

DÜŞÜNCELER KİMLİĞİMİZDİR(3)

 (bir önceki yazıdan devamla) Sözü şuna getirmek istiyorum. Bizim coğrafya da(ülkemizde) hep kendi değerlerimizin kuyusu kazıldı. Başka değerler reklamlarla öne çıkarıldı. Geri kalmışlık/bırakılmışlık hikâyelerini hala dinleriz. Hala 1920’ lerin kafa yapısıyla coğrafyayı anlamaya çalışırız. Ülkelerin gelişmelerini, yandaş yapılanmaları görmezden geliriz. Hala tek ideolojiden medet umar fikirlerin yıkıcı ve bölücü olmayan çözüm önerilerine kulak tıkarız. Çok seslilik bir senfoni olarak dizayn edilmiş bir şekilde söylenemez bizde. Marjinaller nedense hep önde olurlar. Fikir söylemek ya da demokratik haklar azınlıklar için var diğerleri de uydum nizama derse adamdan sayılırlar.

Konulara ister istemez teğet geçsek de birbiriyle ilintili kılmak mümkün oluyor.

Velhasıl şu konunun özü/hassasiyeti/hareket noktası: İnsan devlet toplum aile yaşantı ilişkiler yönetim anlayışı yönetilenler haklar ve özgürlükler ne nedir? Nasıl bir yapımız yapılanmamız var ve insanlara ne ölçüde yaklaşıyoruz/ ya da uzaktayız, sorunlar yumağının nasıl ele alıyor nasıl çözüm önerileri getiriyor hangi konularda hassas ve duyarlı olabiliyoruz. Yıkıcılığı bozgunculuğu şiddeti değil adam gibi birlikte yaşamayı becere biliyor muyuz ve buna engel olanlar var mı? Bağlandığımız ve bizi bir yerlere çağıranlara karşı hakikaten duygu süzgecini kullanmayı başardık mı yoksa körü körüne mi peşlerinden gidiyoruz. İnsanlığı kana susayan bir sürü azgın tekeler oluştu bu dünyada. Neron gibi, Lenin gibi. Stalin gibi. Hitler Mao ve Mussolini gibi. Bunlara hala özlem duyanlar var. Oysa bunları tanımak demek kendi fikir ve düşüncelerimizi gerçekten tartmak demektir. Kimlik ve İdeoloji arayışı ve dışarıdan ithal ambargolara karşı direnç göstermekten uzak bir anlayışın güç eliyle ülkeye dizayn edilmesi insanımızı değer yargılarından uzaklaştırdı ve bizler kendimizi tanımaktan fark eder olmaktan utanır hale geldik. Başkalarından medet bekledik. Kurtuluşun mayası bizde iken biz onu inkâr edip Lenine Mao’ya Staline meylettik. Che’ye özlem duyduk. Bunları söylerken de takiyye yaptığımızdan hiç bahsetmedik. Mesele neydi peki? Mesele bir ağaç değil di aslında mesele başkaydı. Kendimizi kimliğimizi düşüncemizi kamufle ederek saydığım şer odaklarının fikirlerine duyduğumuz garip hayranlığı /bölücülük kokan anlayış ve zihniyeti kendimizden uzak değerlerimize düşman anlayışımızla baş tacı edip anarşi ve terör kokan bir çürümüşlüğün peşinden sürüklenmeye rüzgâr da savrulmaya başladık. Savruldukça benliğimizde kalan ufak kırıntılarda bizden dökülmeye ve iyice uzaklaşmaya başladı. Sonunda Ne Çanakkale Ne Sakarya Ne Kurtuluş Mücadelesi Ne istiklal Marşının anlamı kaldı kalbimizde. Varsa yoksa nefislerini tanrılaştırmış şeytanların hasis fikirlerine kapılan, toplumsal alışkanlıklarımızın tükenme noktasına geldiği/getirildiği şuuraltımızın boşaltıldığı mezhep kışkırtıcılarının kol gezdiği sağcı solcu ayaklarına yatıldığı, eski Sovyetlerin eylem hastası diktatörlerinin baş tacı kabulü gördüğü bir uygun zemin ortamının Türkiye’de de doğduğuna şahit olduk. Şiddet meraklısı olduk kısaca. Eli Palalılar çıktı ortaya insanların arkasından tekme sallayan. Huzuru kaldıramıyorduk demek ki. Huzur bize gelmiyordu ya da marjinal guruplar bundan hoşlanmıyordu nedense.

Taha Akyol bir tespitinde diyor ki: Sovyet emperyalizmi bunalımlı olsa da kalkınan bir Türkiye’nin ağır meselelerini bu emperyalizmin psikolojik harp silahı olan “Marksizm-Leninizm”büyüsüyle iyice kangrenleştirdi. Ve artık Türk nesilleri arasında tek konuşma vasıtası ölüm kusan kaleşnikoflardı, diyor.

Kan yolunu tek yol haline getiren bu çılgınların sapkın ideolojileriyle hayat bulmaya çalışan akılların sağlıklı düşünmeyi başarmadığı kanaatindeyim.

Yunus Emre Mevlana Hacı Bektaşi Veli Pir Sultan Abdal’ın barış ve hoşgörü kokan çağrılarına devrim kanla yazılır diyenler ve bunun takipçileri olan ve değişik isim altında kendilerinin reklamını yapmaya gayret edenler dışarıdan aldıkları lojistik destekle ayakta kalmaya çalışanlar elbette döktükleri kanda boğulacaklardır.

Bir ara Sovyet hayranlığına kapılıp fakat gerçeği gördükten sonra pişman olan Nazım Hikmet’in şu cümleleri acaba bize bir fikir vermez mi?”Ne lüzumsuz kavgalar etmişiz ne gereksiz hapislere düşmüşüz. Ne yapmışız yani? Beyannameyi kim yazdı? Diye birbirimize girmişiz. Sonra da büyük bir iş yapmışız gibi senelerce hapiste çürümüşüz.” Abdülhak Hamid sanat ve edebiyat gelişmelerini öyle bir anlatır ki cehlimi duydum”Bizden öncekileri inceleseydik bir sürü zahmete boşuna katlanmazdık”…

Bakınız Mesnevi de yazar: Gönül bilgileridir insana yar ve yardımcı/Maddeye köle bilgi ruha en büyük acı.

Ve yine :”Işığın ne kadarsa görüşünde o kadar/Gözlerine perdedir nefsindeki duygular/Onlardan arınınca içini dolduran nur/İlahi müjde gibi gözlerinden okunur…

Rabbim şu zor zamanlarda bizlere akıl fikir ve basiret ihsan eylesin. Allah’a emanet olun. Bir yazarımızın dediği gibi: insan başkalarını anlatırken kendini de ortaya koyar. O halde düşünceler kimliğimizdir… Ben kimim ve Neyim? İşte mesele bu?


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


YAZARLAR

tümü

BİYOGRAFİLER

tümü
yukarı çık