• 11 Şubat 2015, Çarşamba 8:25
YUSUFERDOĞAN

YUSUF ERDOĞAN

DİRİLİŞ ERTUĞRUL
Özümüzü ortaya koyan ve bizi; dizi bile olsa geçmişimizle bağlayan, zamanında bilerek atılan köprüleri tekrardan insanın ruh dünyasıyla buluşturan “Ertuğrul”u izlemek ve izledikçe de düşünmek, Anadolu insanı için bir fırsattır. İnsanın kendi genlerini ilgilendiren ruh dünyasının bir olupbittiyle koparılan bağlarına tekrardan yönelmesi kadar olağan ne olabilir ki? Çünkü biz yabancı değiliz ki bunlara? Öz ve kimlik deyince anlaşılması gereken neyse biz de onu anlamak ve bal misali peteğimizden süzmek zorundayız. Osmanlıyı dışlayarak, geçmişle bağları kopararak, kültürel kimliğimiz ve değerlerimiz inkâr edilerek,       sırf batılılaşma adına; yüreğimizde olanla buluşma, tabir caizse sadece ertelendi diyebiliriz. Bugüne kadar hep bu yapıldı. İlkokuldan üniversiteye hayatın her alanında bize has değer yargılarımız hep ötelendi. Duygular ve söylemler hep örselendi. Ama yüreğimiz hep bir sızı içerisindeydi. Öyle bir sızı ki; ilacı da belliydi teşhisi de belliydi; ancak bunu dillendirecek yürek babayiğitler gerekliydi. Osmanlı yeterince anlatılamadı, anlatılmak için de belki fırsat verilmedi. Bir mesele doğru anlaşılmazsa hakkında verilen hükümler de yanlış olur. Osmanlıyı bilerek anlamak istemeyenler hep işin kolay yönünü yani ön yargı ile hareket etmeyi tercih ettiler.  Bilhassa politika işiyle ilgili olanlar hangi siyasi görüşe referanslıysa o zaman ya lehte ya da aleyhte tavır alabiliyor. Hâlbuki ister politikacı olsun isterse sıradan bir vatandaş, tarihimizin değerlendirilmesinde ön yargı asla yer almamalı. Tarihini bilmeyen başkalarına yem olur. Bütün hata ve politik sapmalarda tarihe bakış açısının yanlış çerçeveden bakılmasında ve yanlış bir zemine oturtulmasında aslan payı olduğunu unutmamak gerekir. Tarihimizin şaheserinden en önemlisini teşkil eden Osmanlıyı iliklerimize kadar anlamak bugüne kadar gelen siyasiler nezdinde iyi değerlendirilmiş ve yetişen genç nesil üzerinde olumlu bir iz bıraktırılmış olsaydı; kanaatimce olan biten olaylardan bir ders alır ve birçok vahim meseleleri de hiç yaşamıyor olabilirdik. Siyasiler dedim, çünkü ülkenin geleceğine yönelik bilhassa milli eğitimle ilgili politikaların yürütülmesi hep siyasi referanslara göre yol aldırılmıştır. Ama kimisi bir kayaya toslamış, kimisi yanlış bir limana demir atmış, insanımız ve gençliğimiz her bir şeylerin meselâ ruh ihtiyacının/dünyasının eksikliğini hissetmiş ama kimse buna cesaret edip de bunun ilacı budur diye dillendirememiştir. Belki etmek isteyenler çıktı çıkmasına da onlara da basın yayın ve diğer baskı unsurları kullandırtdırılmak suretiyle ya susturulmuşlardır, ya da tehdit edilmişlerdir. Malum bizim ülkemizde kraldan çok kralcılar vardır. İşte hangi iktidar işbaşına geldiyse hep milli eğitimle ilgili mevzuatlara yöneldiler ve bugüne kadar gerçek manada adımıza ve ruh dünyamıza yönelik bizim kendi karakterimizi ayağa kaldıracak, ruh dünyamızı diriltecek milli bir eğitim politikamız olmamıştır. Ülkemiz son yıllarda yeni bir değişim içerisine doğru ağır fakat emin adımlarla ilerliyor. Halen statükocu zihniyet ise bu süreci anlamaktan oldukça uzak değişik varyasyonlarla, bu sürecin mantığından uzak yaklaşımlarıyla ve baltalamaya çalışan söylemleriyle, nedense aynı nakaratları tekrar edip duruyorlar. Hâlbuki şöyle coğrafyamıza bir bakın; gördüğümüz her şey attığımız her adım bizi kendimize getirmek için adeta gözümüzün içine içine bakıyor. Cetvelle santim santim ölçülüp biçilen ve insan hakları yok sayılan ezilen ve sömürülen adam yerine konulmayan bir coğrafya. İnanın kurtarıcısını bekliyor bu coğrafya. Niçin? çünkü dedelerimiz sürekli ofsayda düşürülerek pasifize edildiğimiz ve kural dışı yöntemlerle oyun dışı kaldığımızdan bu yana kapitalizmin en ağır faturası bizde dâhil bu coğrafyaya kesilmiştir. Düşünebiliyor musunuz her gün onlarca yüzlerce ıraklı Suriyeli daha bilmem nereli insanlar can verir, nerdeyse dünyanın umurunda bile değildir bu meseleler. Ha sahi bu Birleşmiş İlletler(Milletler) denen topluluk ne işe yarar bu dünyada? Asırlarca bir ve beraber olduğumuz her din ve mezhepten insanları aramıza çekilen bir çizgiyle birbirinden kopardıkları gibi, bugün de aralarına soktukları fitne hareketiyle bölücülük ve ırkçılık tohumu atılarak bitmeyen kin ve düşmanlıklar icat edilmiştir. Ortadoğu coğrafyasını kendi kültür dünyalarına göre dizayn edenler; bu ülkelerdeki yönetimleri kendi adamlarından olanları iş başına getirmek suretiyle; ya dikta rejimlerine, ya da krallık emirlik gibi zavallı hanedan üyelerine, ya da vahşi kapitalizmin acımasız emperyalizmine bilhassa kültürel yönden baskı altına aldıttırmak suretiyle toplumların kendi kendilerini adeta inkar etmesine vesile oldular.  Ortadoğu İslâm coğrafyası işte böyle peşkeş edilerek, bir halkın bir inanışın ışığını söndürmek istediler. Onlara yani bizlere ilaç reçete diye dinde reformculuğu önerdiler. Hayat sularımızı bulandıran şucu bucu birçok “izm”türettiler, sapık vehhabilik dediler. Yok, sosyalizm yok Marksizm dediler hâlbuki bizim bahçemizde İslam gülleri yetişmeliydi. Bunlar moda akımlardı bir an için bazılarının ayranını kabarttı ama artık bunların da son kullanma tarihleri geçmekteydi. Bizim yolumuz yolculuğumuz Marks’a Lenin’e göre değil, onlara olmamalı. Öfkeler Batı dünyasında bunları doğurdu acılarını yaşadılar, dünyaya da yaşattılar ama artık bu acılar son bulmalı ve insanlık huzur bulmalı. Huzur bulacağımız limanımız elbette var. Hak ve hakikat çizgisinde düşünme ve uyanma başladı. Bu uyanış solun rüyasında değil, tüm İslâm dünyasında bilhassa kendi inanç temellerimiz ve değerlerimiz, inanç psikolojimiz doğrultusunda başlamış ve badı saba rüzgârları esmektedir. Bizler yıllardır kendi iç dünyamızda yaşadığımız sürgünden tekrar asli özümüze dönmeye ve çiçeklerimizin tomurcuklanması yaprak yaprak meyveye durması sancısına doğru yol almaktayız.  Önümüzde çok güzel günler var. Yeter ki değerlendirmesini bilelim. Yeter ki bizler özümüzü kendi kendimizle donatalım. Bak etrafına savaştan çıkan Alaman nasıl başardı? Japon nasıl başardı? Amerikan ya nasıl başardı? Ruhumuz neden ve nasıl neyle kurutuldu bizim? İşte bunların cevabını ver önce, ölümsüz pırıltılara dön ki; içindeki ruhun dirilsin, aydınlansın, aydınlatsın. Velhasıl giderek daha da hassaslaşan coğrafyamızda attığı her adımı ölçülü atan ve kendine gelen bir Türkiye’nin varlığı hem bölgemiz hem de insanlık için şans ve kurtuluş vesilesidir. Umarım zulme ve zalimlere karşı dirilişimizi önce nefsimizde ayağa kaldırır ve insanlar için çıkarılmış hayırlı bir ümmet olduğumuzu tüm kalbimizle misyon ediniriz. Tarih ve insanlık bizim misyonumuza muhtaç. Biz çağın vicdanı olmak zorundayız… İnsanlar dün köleleştirildi bugün makineleştirildi ve kendinden uzaklaştırıldı öyleyse gerçek nedir? İslâm’ın tarih sahnesine dönmesi.  Ve sevineceğiniz bir başka nimet daha var.Allah’tan yardım ve zafer…Ve yakın bir fetih….Müminleri müjdele”…..(1) Dipnot: 1-Saf Sûresi,13.Ayet.    

MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


YAZARLAR

tümü

BİYOGRAFİLER

tümü
yukarı çık