• 28 Eylül 2019, Cumartesi 10:31
YUSUFERDOĞAN

YUSUF ERDOĞAN

DİL YARASI(2)

Bugün toplumsal kültür etkenleri tablosuna baktığımızda halkımızın okuma konusunda istenilen durumda olmadığını hemen söyleyebiliriz. Hatta öğretmenler nezdinde bile bu durum hiçte iç açıcı değil. Okumuyoruz kısaca. Okuyamıyoruz vesselam. Peki, bunun nedeni nedir? Bu sorunun mutlaka bi cevabı vardır elbet. Ama bana göre diyeyim, bunun sebebi; okuduğumuz bir metnin ruhu yok. Gençlerimize bize dilin tadını damaklara bıraktığı o kadim lezzeti veremediğimiz/kazandırmadığımız için, ne okuma seviliyor ne de araştırma inceleme ruhu kaldı bizde.    Biz her şeyi belli bir zaman ya da an için o anda ezber yolunu kullanarak ihtiyacımızı şekilden/yüzeyden hallediyor ve bitiriyoruz. Bugün üniversitelerimizde öğrenciler sınav zamanı ellerinde kısa notlarla ezberi hızlandırmaya, ortaöğretim öğrencileri de aynı metodu kullanmaya devam ediyorlar.

Karşılıklı konuşma yapmaya kalksan iki cümleyi bir araya getiremeyen ama notları şişirilmiş öğrenci grupları sınıfında ekseriyetini oluşturduğundan istenilen başarı sadece kağıt üzerinde istatistiksel bazda düşünülüyor.Yani öğrencilerin sınavlardaki net durumları başarılı olarak addediliyor.Bu işin öğretim boyutu ama eğitim boyutuna gelince,uygulamayı zül addeden ruh ve bedenini eğitemeyen genç nesillerimiz hem kendilerini anlamıyorlar hem de anlatmaktan bir hayli uzaklar.Geçenlerde katıldığım bir toplantı da öğrencilerin bir üst okula yönlendirilme halleri konuşulurken sürekli istatistiksel rakamlar ön plana alındı.Halbuki mesele geleceğin inşası idi.Yaklaşık on yıl sonra bu ülkenin geleceğinde oy kullanacak olan gençleri biz şimdiden kendi değerleriyle donanmış kültürel birikimli ve duyarlı sorumluluk sahibi hale getiremezsek o zaman hangi akla hizmet edilecek ve hangi gelecekten bahsedilecekti.?

Biz bina inşaatı ile insanı inşa etmeyi anlayamamıştık ya da her ikisini de aynı maddi boyuta tabi tutmuştuk. Bina dedim de yollar yaptık köprüler, arabalar çeşitli ihtiyaçları gideren vasıtalar icat edildi, mühendislik alanlarında koca koca devasa boyutta muhteşem şekiller yaptık doğanın doğal yapısını deldik ve bununla övündük. Uzay çalışmalarına katıldık. Lakin insanı gerçek manada bir medeniyet temsilcisi olma babında layık olduğu incelik ve zarafeti veremedik. İnsanı inşa edemedik kısaca. Aslında vardı bizde bu kültür. Tüm insanlığı donatacak, medeniyetleri ihya edecek kültürün mayası bizdeydi. Ama ne yaptık? Batıya benziyoruz diyerek teslim ettik onlara kendimizi.

Tüm kurumlar yerle yeksan edildi. Taş taş üstüne bırakılmadı. Hafızalar tıraş edildi. Köprüler yıkıldı bağlar kopartıldı. İrtibat kalmadı geçmişle. Bugün kadük kırpık ufak çabalarla kendimizin köklerine inmeye, araştırılmaya yeniden irtibatlanmaya çalışılıyor gözükülse de mesela bir İstanbul sözleşmesi bize toplumsal yara olarak yetmeye yeter. En az dil yarası kadar etkili olan bu sözleşme ile tarihimiz, inancımız, kadim değerlerimiz sırf Avrupalılaşma adına zaten ayağa kalkamayan halleri ile yeni bir çukurun içine içine itildi ve biz Lut Kavminin mensuplarını, pisliklerini kabullenme noktasında hoş görü sahibi olunulmaya doğru sürekli itekleniyoruz.

Biz geçmişin lezzetini, damak tadını, aşkın ne olduğunu, Şeyh Galib’i, Fuzuli’yi, Dede Efendi’yi, Itri’yi bilmiyoruz. Bir beyit söyleyemiyoruz. Konuşamıyor malayani işlerle işlerle uğraşıyor, Bir Osmanlıca Divanı okuyamıyor, Fatih’in Avni Mahlası ile dizelerini keşfedemiyor, Yunus’u Mevlana’yı ruhundan anlamaktan uzak sadece şekilcilikle tanıtıyoruz. Neden günümüzde böyle dahiler yetişmiyor? Neden Din Tüccarları başımıza bilen kesildi ve yeni bir din yaratma peşine düşüldü asırlardır? Kardeşliğin ve dünya saltanatının kalbinin İslam ve medeniyetinde olduğu neden söylenmiyor? Selahattin’i Hz. Ömer’i Kılıç Aslan’ı kimler ne kadar biliyor? Ben İslam oğlu Ömer’im ne demek?

Sanma/şahım/herkesi sen/sadıkane yar olur.

Herkesi sen/dost mu sandın/belki ol/ağyar olur.

Sadıkane/belki ol/bu âlemde dildar olur

Yar olur/ağyar olur/dildar olur/serdar olur/…Diyen Yavuz’u orijinalinden kim anlıyor?

Evet, hepimiz yaralıyız. Gönlümüz yaralı, ruhumuz kederli. Dildeki gelişmeleri değerlerimizle örtüşen ve özü yakalama konusunda yeni bir çalışma yapmaya iten çok çeşitli sebepler arasında belki de en önemlisi; konuşuyoruz, konuşuyoruz ama ne dediğimiz anlaşılıyor, ne de karşımızdaki bizi olanca gücüyle/birikimiyle/ ruhuyla tanımıyor, tanıyamıyor, tanıtamıyoruz kendimizi. Anlamıyor, anlaşamıyoruz, toplumsal manada barışık değiliz çünkü. Nedeni mi? Umarım anlamışızdır.


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


YAZARLAR

tümü
yukarı çık