• 31 Aralık 2016, Cumartesi 8:39
YUSUFERDOĞAN

YUSUF ERDOĞAN

BAŞKANLIK GELİRSE(4)

Toplumun hayat damarlarından en önemlisi farklılıkların zenginliğini kabul ve aynı coğrafya üzerinde yaşamanın birlikte var olmanın hayalini bağlılığını ve kültürel varlığını tarihi doku duvarında bir emele bağlayabilmek daha doğrusu bunu bir tutkal ruhuyla ama gönülden tutabilmektir.

Düşünme metodumuzda her iki alanda da geniş bir kabiliyet ve katılımcılık ruhunu bir arada tutma ve hoş görülü çerçevede kalmaya ikna edebilme aidiyet bağlantısını yüreklerde yerleştirmektir. Bir toplumun devam eden hayat serencamında itikadi inanışlar, ameli fiiller, ilmi siyasi içtimai(toplumsal)    bakış açıları ile siyasi tercihler manzumesi olduğu unutulmamalıdır. Şöyle örneklendirirsek nasıl ki; su bizim için hayati önem taşıyan bir varlık sebebimiz ise, hidrojen ve oksijenden terkip bir bileşen ise; toplumun dinamiklerini bir arada tutabilmek içinde medeniyet dediğimiz kültürel zenginlik varlığımızın sürekli beslenmesi ve canlı tutulması gerekir. Yönetim alanında bulunanlar, yani yönetenler, yönetilenlerin yani halkın istek ve ihtiyaçlarını toplumsal gereksinimlerini çağın getirdiği değişimleri ve buna uygun yapılanmayı asla değerlerden taviz vermeden ileriye yönelik olarak düşünmek ve bunları karşılamak için halka danışmak gerekir. Halk aslında en iyi hakemdir diyebiliriz bu meyanda.

Bizim medeniyetimizin göstergelerine baktığımız zaman sosyologların gezginlerin ve birçok ünlü mütefekkirlerin olduğunu görürüz. Bütün bunlar ilerleme ve çağa uygun gelişmelerde duvara toslamadan yürek yolunda gönüllere ulaşabilmek heyecanı ile yaşama tutunabilen insanların varlığı ile çığır açan gelişmelere ön ayak olmamız bizi daha kuvvetli bağlılık ve aidiyet potansiyeline dönüştürmüştür.

Bir işin yolunda iyi gidebilmesin de âlimlerin mütefekkirlerin ilim erbabı şahsiyetlerin varlığı ile adaletin tecelli etmesi ve bunların sağlıklı bir çalışma ortamında kültürel zenginliğin gelişmesine katkıda bulunmaları kısaca gelenekten istifade ile geleceğe yönelik bir yükselişe erişilmesi ve çağında tüm gelişmeleri ile iyi okunması devletin varlığını daha kavi hale getirecek ve temellerini daha sarsılmaz yapacaktır. En ufak bir sarsıntıda bile hissedilmeyecek bir olumsuzluk ne devlet yönetiminde ne de vatandaşın hissiyatında asla olumsuzluk tarzında bir yansıma yapmayacaktır. Şöyle bir misal verecek olursak Yıldırım Beyazıt döneminde 28 Temmuz 1402 yılında yaşanan Ankara savaşı sonrasında Osmanlı’nın fetret devrini yaşaması (1402-1413) devletin temelinin sağlamlığından dolayı kısa zamanda toparlanmasına ve yeniden sanki hiçbir şey olmamış gibi kaldığı yerden devam etmesine yol olmuştur. Gerçi Yıldırım Beyazıt’ın elde tuttuğu Anadolu birliğini tam 150 yıl sonra Yavuz Sultan Selim yeniden sağlamış olsa da,(yeniden eski sınırlara ulaşılsa da)burada yönetim babında sağlam bir sistem, yönetim gücü olmamış olsaydı buna ulaşmak elbette zor olacaktı. Bizlerin bugün bir çok konularda kafa yorduğumuz ve çoğu kez işin içinden çıkamadığımız bir çok konularda devrinde ilim aşkıyla tutuşan yüreklerin ve bir meseleyi öğrenmek için günlerce yaya yol alan kalplerin mum ışığından daha fazla aydınlık olan yürek ışıklarında ortaya koyduğu yazdıkları eserleri ile çözüm iklimlerinde bulunmak ve bunları araştırıp öğrenmek ve haddi zatında istifade ermek varken bugün bunları yok saymak hangi akla sığar. Endülüs’te Şam’da Bağdat’ta Türkistan’da İstanbul ve Kahire’de ve dahi Hint illerinde devrinin kalem erbaplarının ortaya koyduğu şahsiyetli eserlerin incelenmesi üzerinde kafa yorulması ve günümüzdeki siyasi ekonomik kültürel hangi alanlar olursa olsun bunlara uygun çözümler üzerinde durulması kendini ilen adamış ehil ve liyakatli kalemlerin görevi olmalıdır.   Mesela son devirde gerçekten bir ilim ehli olarak yetişmiş Ahmet Cevdet Paşa’nın eserleri ve fikirleri devlet yönetimine ait görüşleri tatbik ve nazariye konusunda bizim tartışma alanımıza ne kadar girmektedir. Hatta niye korkuluyor böyle ilim adamlarının eserlerinden? Hâlbuki Sultanlık Makamı(otoritesi)  üzerinde yer alan bir meşihat makamı ile meclisin tasarruflarını denetleyebilen bir anayasa mahkemesinin varlığını benzeşen ve örtüşen yanlarını bilmeliyiz ki; Bugün bir kaşık suda kopartılmaya çalışılan fırtınaların asli sebebinin kendimizden ne kadar da uzak olduğumuzun bilinmesi açısından bize kaynak olsun. Yine bugünkü tartışmalara baktığımız zaman bir kesimin sürekli rejimin tehlikeye girdiğini dillendirerek her şeyin tek bir kişinin dudağından çıkacak bir söze bağlı kaldığını ima etmeye çalışmaları, yine bunların derslerine iyi çalışmadıklarını ve yine demokrasi meselesinde sınıfta kaldıklarına işarettir. Yahu daha neyi anlamıyorsunuz sıkıntı rejimde değil, sıkıntı hükümet olma yani yönetimde daha kolaylığa gitme ve devrin önem ve özelliğine göre işleri daha yalın daha akılcı daha pratik daha uygun hale getirmedir. Rejim aynı rejim. Kimse Cumhuriyetten taviz vermiyor. Buradaki mesele yönetimin güçlendirilmesidir, çağın gereksinimlerine yeniden bizim eskimemiş tarihi ve geleneksel yapımızın tekrar bünyemize serum verdirilmesi ve taze bir filiz aşılanma ile daha güçlü hale getirilmesidir. Bugün batılı ülkelerde Krallık adı altında sembolik uygulamalar olsa da onlar ortaçağın koyu kapkaranlık Avrupai ölçülerini değil bugünkü anlayış ve çağın getirdiği gelişmelerin ışığında tarihi misyonuna sahip çıkarak demokrasi kültürünü işlevsel hale getirip bilimsel çalışmalarla desteklenen hayatın daha müreffeh ve daha adil bir çizgiye ulaştırılması mücadelesini kendi yapılanmaları çerçevesinde sağlamlaştırmaya çalışıyorlar. Gerçi onlar zenginliklerini sömürgelerine borçlu iseler de bizim varlık sebebimiz insanları sömürmeye değil, onları yaşatmaya yöneliktir. Bizim onlardan farklı olmamızın sebebi budur. Bizim düşünce yapımızda insanlar sömürülmek köleleştirmek için değil, onlara verilen değerle aidiyetin pekiştirilmesi ve yaşama için bir milli bir gaye oluşturulması ve insanın bu dünyada niçin yaşadığının farkına vardırılmasıdır.

Yani biz bir meseleyi tartışırken tarihi tecrübeleri ışığında kendimize özgü realiteleri siyasi ve kültürel tarihi yapımızı tahlil ederek en uygun olanını tecrübenin ışığında kendimize yol haritası diyerek çizimlemeliyiz. Biz Fransa’yı mı yoksa ABD başkanlık modelini mi ya da ne biliyim Afrika ülkelerindeki başkanlık modellerini mi alma konusunda düşünmeliyiz? Ya da kendi kültürümüzün dinamik temellerinden yola çıkarak tarihi tecrübelerimizden istifade ile kendimize mahsus geliştireceğimiz milli bir yapımız mı olmalı? Aklıma gelmişken ABD’nin kendine yönetim tarzı olarak Osmanlı’yı model aldığını ama Bir Osmanlı olamadığını çünkü temelinde sömürü ve kapitalizmin azgın kuralları olduğunu hatırlatarak bu yazıyı bundan sonraki yazımla devam edeceğini belirterek sonlandırıyorum.    Allah’a emanet olun. Rabbim ordumuzu galip ve muzaffer eylesin. Âmin.


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


YAZARLAR

tümü

BİYOGRAFİLER

tümü
yukarı çık