• 10 Aralık 2016, Cumartesi 9:06
YUSUFERDOĞAN

YUSUF ERDOĞAN

BAŞKANLIK GELİRSE

Yönetim, idare, siyaset, tarz, usul erkân vs vs her gün bu kavramlarla hayatımızda içli dışlı oluruz. Hayatımızda siyasi motifler sürekli yer alır. Her attığımız adımda her konuşmamızda cümle içerisinde mutlaka bu kavramlar ya lehte ya da aleyhte cümlelerle sözlerimizde anlam bulur. Bizler konuşmamızı sevdiğimiz liderin sözleriyle süslemeyi sever ve tuttuğumuz liderin siyasi arenada her yaptığını koşulsuz kabulleniriz. Sanki geleneksel bir kangren yapı var bünyemizde ve biz hep bu şekilde olmaya devam ederiz. Hâlbuki eleştiri olmadan sağlıklı bir yapılanma dâhil bir yere varılması mümkün değildir. Siyaseti seviyoruz. Konuşmayı tartışmayı belki de ölçüsünde olamasak ta kantarın topuzunu kaçırsak ta yinede birbirimizle çekişmeden duramıyor hatta Türk usulü diyebileceğimiz sonunda kabul ettiremediğimiz fikri cereyanı dayak faslıyla muteber hale getirmeye çalışıyoruz.

Şimdi diyelim ki; Başkanlık nedir? Böyle bir sisteme Türkiye hazır mı? Ha dur bakalım önce şunu diyelim, hakikaten bu parlamenter sistemi tam tanıyor muyuz? Yahut gerçekten parlamenter sistem bugüne kadar Ülkenin sorunlarını çözmede yeterli miydi? Geçsek ne olur? Geçmesek ne olur? Şimdi böyle bir soru ortaya atıldığında hemen çeşitli yayın organlarında türlü türlü adamların katıldığı açık oturumlar düzenlenir ve enine boyuna biraz da malum TV-Medyanın belli fikriyatında toplanan adamların eşliğinde saatler harcanır. Netice; Herkes sahip olduğu eteğindeki taşları döker ve belli bir süre bu gündemi meşgul eder.

Hâlbuki Ülkemizde madem bu kadar siyasetle meşgalemiz var, içli dışlıyız ve ondan sıyrılamıyoruz neden bugüne kadar devlet ya da özel sektörde bugüne dek siyasetin nabzını ölçecek milli politikalar üretecek bir enstitüsü dahi kurulamadı. Her şeyi ilmi bir zeminde ve değerlerimize göre akışkan ve uyumlu hale getirebilecek, millilik vasfını kaybetmeyen bünyemize uygun politik faydalar kamu nezdinde üretilemezde günü birlik siyasi gel geç ve günü kurtarmalarla bu kaygı ve kavgaları sürdürürüz. Bu kimin işine yarıyor? Düşünecek olursa bizim toplumsal gerginliğimiz ve işin içinden çıkılmaz mücadelemiz bizleri yıpratmakta ve açıkça enerji ve üretim kaybı olmakta, bizler heba edilen zamanlarımızı boşa harcayıp her yeni güne bir öncekini arayarak giriyoruz.

Malum bizim batılılaşma maceramız ve arayışımız Osmanlının yıkılmadan önceki zamanlarında da tartışılmıştı. Batıdaki hızlı ve fırtınalı gelişmeler kendi toplumsal kulvarında taraftar bulurken aslında bünyemize pekte tartışılmadan ve enine boyuna konuşulmadan alındı ve bir an evvel denilerek estirilen fırtınalarla yüzey ve derinde olan ne varsa hepsi teker teker devrildi ve kapı dışarı edildi. Ancak külleri üzerinde inşa edilen birikmiş bir kültürel yapı mekanizması vardı ve bunun yok edilmesi mümkün değildi. Çünkü bunun en bariz örneğini Sovyetlerin sultası altında inim inim inleyen ve inanca dair ne varsa yasaklanan dönemde bile millete unutturmak ya da davalarından inançlarından vazgeçirmek mümkün olmamıştı. Bir şeyi yasaklayabilirsiniz vazgeçirtmek istersiniz zorla, ama onu hafızalardan ve kalpten silmeniz mümkün değildir. Bu milletin sağlam inancı her daim derinlerden gelen bir melodiyle her daim ritim tutmaya hazırdır ve öylede olacaktır.

Biz diyoruz ki; bir şey yapılacaksa evvela halk tabanında konuşulmalı, ilim heyetler oluşturulmalı, derinlemesine araştırma yapılmalı ve dünyadaki uygulamalarına bakılmalı ve en son olarak ta hakikaten bizim örf adet gelenek töre hukuk ve toplumsal değerlerimize ne kadar yakın, ne kadar vukufiyet gösterir buna bakmak lazım. Her geleni değirmen boğazı gibi hoooop alırsak gün gelir o boğazdan geçenlerin posaları kalır, tıkar, tıkanır bakarsınız bizi de meşgul eder, iyisi mi her şeyi, korkmadan yılmadan ve milletten saklayarak değil, bilakis ona güvenerek sormak araştırmak, sorgulamak ve hassasiyetle eğilmek gerekir. Yani öyle bir araştırma enstitüsü olsaydı şayet bizi süzebilecek ve ilmi planda görev üstlenecek heyetler oluşturabilseydik bugün bunların artılarını veyahut eksilerini görürdük ve ona göre en azından politik söylemlerde bulunurduk. Biz bazen öyle oluyor ki; hazır olduğumuz bir konuda bile birbirimizi anlamaktan uzak kalıyoruz da, ya gerçekten hazır olmadığımız ve kulaktan dolma duyduğumuz faktörlerle neyi ne şekilde ve kiminle sağlıklı tartışabileceğiz? Hele de Türkiye gibi bundan beklide on, on beş yıl önce siyasetin en acımasız etkilerinin hissedildiği, her on yılda bir Ordu tarafından siyasete rot balans ayarlarının geçildiği ve getirilen anayasa ile bir nevi ülkede bürokratik baskınlığın ağır etkilerinin aracı olarak kullanıldığı devlet çarkının giderek hantallaşıp vatandaşın ensesinde boza pişirir hale getirildiği bu yapıyı kamusal alan dahiyaneliği fikriyatı ile insanın tek bir kalıba sokulmaya çalışıldığı dönemleri elbette vatandaş olarak unutmuş değiliz. Bir şey konuşulmadan açıklığa kavuşmayacağına ve sağlıklı bir hale büründürülmeyeceğine göre tartışmadan ve konuşulmadan korkmayacağız ve çözüm odaklı olmaya gayret göstereceğiz.

Bugüne kadar parlamenter sistem içerisinde cereyan eden ve demokrasi adına karar kılınan ister kalkışmaların durumu isterse darbeye heves edenlerin konumu dâhil hemen hepsi kendisine devletin yasalarla koruma hakkı verilmiş gibi belli zümreler elinde güç ve korku arenasına çevrildi. Hep bir laikçi baskı vardı ve hep mütedeyyin insanlar zarar gördü. Babalarının çiftlik evine benzetilen devlet çarkı bürokratik oligarşiye dönüştürülürken, bundan nemalananlar debdebeli bir bollukta yaşarken ve etrafındaki kuru kalabalıklar önlerine konulan arpalıklarla yetinirken, bir kesim ve çoğunluğun merkezinde bulunan orta direk ise ağır vergi yükü ve bulunamayan mallar altında eziliyordu. Tabi birileri de, bunu işine geldiği sol siyasetine alet etmeyi beceriyor ve halkı kendi inancından soğutmayı başarabiliyordu. Demem o ki kısaca bu çerçevede ele aldığım konuyla ilgili; Siyasetçi seçmenini figüran gibi kullanmamalıdır. Önce ben, yine ben, sonra yine ben, üslup ve menfaat tüccarlığından vaz geçmelidir. Millete gidenler asla yalan ve dolanla iş değil, dobra dobra doğruyu söylemeli ve paylaşmalıdır. Halk kandırılmamalı ve doğru aydınlatılmalıdır. Ha gerçekten siyaseti sırf bele dolanan menfaat kuşağı olarak değil, Hak ve Halk hizmeti bilinciyle, Allah korkusu duyarak hareket etmelidir. Türkiye konuşmalı ama gerçek siyasetçilerle, Halkına ve Hakka gönül veren insanlarıyla yol almalı bence…(konuyu incelemeye devam edeceğiz)

 

 

 

 


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


YAZARLAR

tümü
yukarı çık