• 27 Eylül 2017, Çarşamba 7:42
YUSUFERDOĞAN

YUSUF ERDOĞAN

BANA MUALLİMİNİ SÖYLE

Hani bana arkadaşını söyle senin kim olduğunu söyleyeyim denir ya işte bende “bana muallimini söyle” diyerek hangi gerçek muallimden ders aldığını şimdiki tabirle öğretmenin kimdi? Seni kim okuttu? Demek suretiyle çocuğun eğitim öğretim hayatına yön verecek olan kişiden bahsederiz.   Mesela yine deriz ki: Kimin tedrisatından geçtin? Kimlerden ders aldın? Okudun da neyi okudun?    Demek suretiyle kişiyi arkadaşı ya da bir sohbet esnasında herhangi birisini böylelelikle tanımaya çalışır bir kanaat oluştururuz kendimizde.

Aslında bu vesileyle kendimizi de sınamış oluyoruz. Hani öğrendiklerimizi bir sohbet/konuşma esnasında ne kadar yansıtabiliyoruz bildiklerimizi. Bir şeyi öğretmekle kalmayan aynı zamanda hayata da bir uygulama alanı olarak yer verip taşıyan kişi esas olarak eğitimin içinde yer alır. Herhangi bir öğrenip pekiştirmenin yolu onu uygulama sahasına çekebilmektir.

Günümüzde değer anlayışları değişiyor artık desem hakikaten inanılacak bir tepki ortaya konur. Evet değişiyor her şey. İnsan değişiyor, aileler ve anlayışları değişiyor. Bakış açıları değişiyor. Bizim kıymet verdiğimiz hassas olduğumuz birçok şey artık bizi terk etme/vedalaşma durumuna geldi. Adabı muaşeret değimiz içinde bulunduğumuz davranışlarımızın öz ve kıymet ifade eder hükmünün reçetesi olan kişiliğimizin ve edebimizin hakiki yansıması olan özde şahsi hamlemizin temel başlangıcı edeb hayâ ve duruş, artık bizimle birlikteliğini bıraktı, bıraktı diyorum kendini bir kenara. Yani biz bıraktırdık olan birlikteliğe. En büyük manevi zırhlarımızdan akıl nimetini bağımsızlaştırarak her şeyde önde tutmamızın bir sonucu elimizde bize hitap edecek manevi/milli bir kavram bırakmadık. Hâlbuki ilim ve sanatın takdir edilmediği yerden uzaklaştığını da bilmemiz gerekirdi.

Değer anlayışlarının ihata duvarı gibi birer birer yıkılmaya başlamasıyla kabuk değiştirip özden de uzaklaşınca bizde ki başlayan neme lazımcı yeni tepkimel göstergelerle toplumun hızla kimlik kaybına doğru kaydığını yavaşta olsa gidişatımızı fark ettik. Herşeyden şikâyet eder sürekli sorun üreten ve hiçbir şeyi beğenmeyen bir topluma dönüştü. Durumu düzeltecek olan yetkililerde şikâyetçi bu durumdan. Ürettiğimiz laflar sadece peynir gemisini parlattı. Yüreğimizin kirini taşıyamaz olduğumuzdan yüzümüzün yansımaları olumsuz örnek oluşturacak şekiller gibi bizde belirgin bir hal aldı. Şimdi müfredatla ilgili yeni bir uygulama başlatıldı. Bakalım gerçekten toplumun değer ölçülerine ne kadar uyumlu ne kadar çelişkili, ne kadar etkileyici ne kadar itici hep birlikte göreceğiz. Millilik adına yapılan bugüne kadar(ki şu son on-onbeş yıl hariç) uygulamalarda öngörülen fantezi değişmeyen resmiyetin tutkuya dönüşen vazgeçilmezleridir.

Mademki çağ gelişme ve değişmelere açık bir dinamizm saçıyor öyleyse biz nasıl ve ne şekilde herhangi bir siyasi politik kaygıya mahal vermeden evlatlarımızı nasıl daha iyi yetiştirebiliriz? Henüz rayına oturmamış bir sistemimiz var. Yıllar yılı sürekli oynanan her iktidarın denek mekanizması ve şamar oğlanı olan ve adına milli kelimesini getirmekle asla milli manevi ölçü ve gerçek değerleri bünyesinde tutamayan ve ezber dışında tost test sürecinde öğrencileri yarış atına dönüştüren kısır bir sistem.

Bölgesel coğrafi farklılıkların yanlış algı operasyonlarına dönüşmesine müsait ve güç kaynağı eğitimin; öğretmen eğitimi ve yetiştirilmesi/teknolojisi/altyapı sağlamlığı/veli ilişkisi/müfredat sancısı/maddi manevi yokluklarla mücadele ettiği ve her şeyin yukarıdan sarkaç gibi sallandırıldığı tek tipçiliğin ve resmi çerçevenin eğitime hakim olduğu düzenlemelerin;halen belirleyici bir odak noktası olmaya devam ettirilmesi, bu sistemin özünde insanı konu alan ve  onu merkeze koyan bir anlayışı yerleştiremediğimiz sürece,her kesimden herkesten hatta yönetimden bile aynı yanma ve yakınmalar da devam edecektir. İnsan unsurumuz bozulmuş kabul edelim. Bizde temel problem budur. Eğitim eline aldığı her bireyi nerdeyse kendi çarkında öğüterek onu kendinden kimliğinden değerlerinden uzaklaştırıyorsa, halen Avrupa ya da batı fark etmez onu rehber edinip bilimi hikmetle, ilimi irfanla buluşturamıyorsa daha çok sancılanmaya devam edeceğiz, demektir. Şöyle düşünün yıllar yılı bu çarkın içinde tedrisata devam eden öğrenci/mezun her neyse: kendine güven duyabilir mi? Bir iş müteşebbisliği var mı? O helal ve haram kaideleri ile ne kadar ilintili? Farkındalık ve fevkin delik boyutu ve uyum boyutu ne durumda? Sadece dünyevi ihtiras ve doyumlara kılıç sallayan ve dünyevi tatmin dışında başka bir duygu taşımayan mankurtlaşmış bir beyinle egosu ön planda olan bir birey; yaşadığı toplumsal realitede nasıl bir kimliktir? Her şey ekonomi, para, ticaret, kazanma hırsı, üretim ve tüketim midir?

Bu anoferde teşhis ne? Gerçek reçete nedir? Bizi tatmin edecek olan boyutu? Liyakat ve ehliyet işlerlik halinde midir? Niçin toplumda kadınlar itilip kakılıyor, ötelenip dışlanıyor fikirler örseleniyor cinayetler ve saldırganlıklar hırsızlıklar almış başını gider? İşte bizdeki eksik olan ruh mimarı eksikliğidir. Bunun adı öğretmen değil. Muallimdir. Öğretmen adı üstünde öğreten demektir. Muallim ise öyle değil. O talep edenle yüz yüze karşılıklı ilim irfan ve edep dairesinde ilmin önem ve keyfiyeti anlayıp beşikten mezara kadar olan anlamının muvacehesinde etle tırnak gibi ayrılmaz bir ikilidir. Biz beşer olarak tanımlanırız. İşte bizi insanlaştıran kimdir? Hayat ve ruhun doktoru medeniyetlerin öncü ve mimarı ve dahi aşiretten siyasi hukuki teşkilatlanmış bir millet haline getiren çöldeki bedeviyi medeni yapan muallim dir. Mürşittir.

Lakin biz bu değerlerin hakiki kavram değerini anlamsızlaştırıp batılı argümanların bakış açıları ile anlamaya çalışınca onların boyası ile boyanınca; artık kendi kendimizden uzaklaşan, bencil, egosu tatminden başka bir şey düşünmeyen, dünyevici iyi yaşama ve bol para kazanma ve mal edinme hırslı, zalime suskun mazluma aslan kesilen, idealsiz ve eyyamcı hayat adamları olarak yetiştik/yetiştirildik etrafımızda.

Her şey nasıl ki aslından uzaklaşınca başlar bozulmalar. İşte yaşadığımız sıkıntı bundandır. Neslimiz medreselerin gerçek insani bakış değerleri ile üç kıtaya tebligat yaptı. Şimdi ne sohbetin tadı var, ne insanın ruhaniyeti. Haram lokmaların mide tellallığı altında altımızdan kilimler kaymaya başladı. Hakikat mana derinliği insani değerlerin korunma ve aktarımı kaybolunca kısaca muallim yetişmeyince toplum;  öğretmenden gerçek ihtiyacını karşılayıp şekillenemedi. Bir şekil var ama duruş ve mana yok omurgasız. Çünkü Fatih’i yetiştiren manevi ekoller yok artık aramızda. Olsa da bilen yok. Bilse de gerçekten değer ve kıymeti bilecek/anlayacak kadirşinaslık yok. Özünü donatamayan sözünü dinletemez haksız mıyım?


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


YAZARLAR

tümü

BİYOGRAFİLER

tümü
yukarı çık