• 17 Mayıs 2017, Çarşamba 8:01
YUSUFERDOĞAN

YUSUF ERDOĞAN

AĞACA SAHİP ÇIKILIRSA

Yaşamak için gerekli olanlar nedir? Diye düşündüğümüzde ilk aklımıza gelenin su hava güneş toprak olduğunu hemen sıralayabiliriz. Bunlar hayati öğelerdir. Yani olmazsa olmazlardan. İnsanın büyüyüp yetişmesi güç kazanması ve toplumda var olabilmesi alacağı bu gıdalarla ilintilidir. Tohum toprak su hava ve bol güneş. Böyle bir ortam sadece insanlar için değil diğer canlılar olan mesela ağaçlar içinde elzemdir. Toprağa atılan bir tohum uygun şartlarda filizlenir, fidanlaşır ve sonunda gösterilen bakım ve ihtimamla gür ve bir ağaca kadar uzanır. Ağacın cinsi özellikleri yetişme şartları toprağın nem miktarı alacağı gübre su güneş ışığı ve diğer etkenlerle de yakinen alakalıdır. Demem o ki sözü şuna getirmek istiyorum, aslında ister ana baba ister öğretmenler olsun çocuklarımızın da bir ağaçtan öte ihtimam ilgi ve bakıma ihtiyacı olduğunu bilmemiz. O’nu maddi ve manevi besinlerle dozajı iyi ayarlayarak yetiştirmemiz ve donanımlı bir kimlik haline getirip kültürümüzün güzellikleri ile yoğurmamız şarttır.

Biliyoruz ki hepimiz hayatın içinde ve ayrılmaz bir parçayız. Etrafımız evrenin güzellikleri ile Yüce Yaratıcının sanatı ile donatılmış. Bu durum düşünen akıl sahipleri için fevkalade bir durumdur. Kâinatın bize bakan penceresini idrakimiz ölçüsünde anlayıp yorumlayarak hayat sahnemizi renklendirmek daha doğrusu birer güneş ay veya yıldız adayı olabilmek düşünen akılların muhakeme kabiliyetleri ile birer şah esere dönüşür.

Eğitim ister okulda ister ev hali ortamında kazandırılmaya çalışılsın bunun en iyi ilacı yaşatılan/yaşanılan örnek uygulamalardır. Yani davranış biçimleridir. Bugün okulda sokakta yahut başka bir çevre ortamında aldığımız değer ölçülerine göre, benimsemediğimizi bir hareketi eleştiriyorsak bunun sebebi edep ve ahlaki değerlere göre toplumsal öğretilerin maalesef uygulama ve benimsemeye dönüştürülmemesidir, yaşanmamış bir etkinliği kendine kabul ettiremediğin bir vazifeyi başkalarına yüklemek onu ne denli başarılı hale getirir ki?

Hayatımızın toplumsal mimarları olan anne baba ve öğretmenlerimiz arkadaş çevremiz yaşayan bir canlı ve akıl fikir sahibi olan insanı yani bizleri etkiler, etkileştirir, yönlendirir, yönetir, kabul veya ret noktasına kadar onun düşünme melekelerini harekete geçirir. İnsanın beynine giden yol onun kalbinden geçiyorsa onun bu halini göz önüne almadan yapacağımız bütün işlerimizde, yapmak istediklerimiz hep sonuçsuz kalacak ve bu fethetme eylemi bariz bir başarısızlık halini alacaktır. Kısaca beynin fethini sağlayacak olan kalbin fethedilmesidir. İnsan bir ağacın yanından geçerken, onun varlığına nasıl hayran olmaz ki! Diyen bir Dostoyevski, ağaca dikkat çekerken kâinatın en şerefli varlığı olan insan kendi yaratılış gayesi üzerinde kendi varlığının kodlarını süzmesi gerekmez mi?  Hayatın bir parçası olan insanın merkezi konuma alınarak bu büyülü dünya da onun bir imtihan denkleminde olduğunu kim anlatacak? Hangi formül uygulanacak ki; ebedi olan bir âleme hazırlığın ancak bu dünyadaki birikimlerle kazanılabileceğini kim öğretecek bizlere?

Hepimiz zaman zaman bir takım sıkıntılarla hayatımızın zorluklarını tadarız. Kimisi evladından kimisi yakın komşusundan akrabasından çevresinden öğrencisinden öğretmeninden işyerinden patronundan amirinden memurundan şikâyetçi olur. Ama biz şikâyetlerimizin hangi ölçek dâhilinde hangi kurallar çerçevesinde memnuniyetsizliğimizi ele aldığımızı düşünmeden belki de nefsanî endişelerle işimize gelmediği için şikâyet merciine çıkar yol aralıyoruz. Hâlbuki kim ve ya hangi konu ile alakalı olursa olsun evvela bulunduğumuz durumun kendimize bakan yönünün özelliklerini ele almamız ve üzerinde düşünmemiz gerekir. Kendimiz işimizle olan bağlantılarımızda ne kadar verimliyiz? İşimizin hakkını verebiliyor muyuz? Mesela. Kendi işini dürüst yapmayanın başkasından şikâyet etmeye hakkı olabilir mi?

Bir anne baba evde çocuğuna edep ve ahlakın incelikleri davranış şekilleri ana babaya saygı insanlara saygı dinin rükünleri doğruluk iş ve meslek kazanma beceri eğitimi gibi konularda hakikaten birey yetiştirme konusunda yeterli duygusal olgunluğa sahip mi?

Bir öğrenci evde aldığı edep ve ahlak dairesi boyunca davranış düşünüş arkadaş eğitimi sınıf ve disiplin ders çalışma iş ve çevre kültürü vs gibi konularda olgunluk gösterip yavaş yavaş bunları kavrama ve uygulama noktasında ne kadar başarılı? Ne kadarını benimsemiş vaziyette? İstendik davranışlar sergilemeyen bir öğrenci profilinde hangi etkenler vardır ki, sağlam adımlar atılamamış ve sağlam köprüler kurulamamış, bağlantı kontak kurulamayan bir yapıda bir kalıp içerisinde kendi haline bırakılanlar ayrık otlarına dönüşmez mi? Her sokağa atılan ilgisiz bir fert pimi çekilmiş bir bomba değil mi? Görevini yapmayan anne baba okul öğretmen devlet sokaktaki kaderine terk edilenlerden vicdan azabı duymayacak mı?

Eğer bir öğretmen kendisinin toplumsal kalkınmanın mimarı olduğunun farkına varmazsa, her şeyin ölçüsü olarak maddiyatı düşünüyorsa, ezberciliği teşvik edip ben sınıfıma girer anlayan anlar gerisi beni ilgilendirmez kabilinden düşlünce geliştiriyor ve değer yargılarımızı hiçe sayıyorsa o öğrenci sokağa bırakılan pimi çekilmiş bir bomba değil mi?

Eğer bir öğretmen okul kapısının ağzında öğrencisine örnek olacağı yerde onun gözünün önünde sigarasını tüttürüyor ve bundan da gocunmuyor, kılını bile kıpırdatmıyorsa bu ülkede yahut sınıfta sokakta evde hayat okulunda iki kere ikiden daha değerli olan edep ve hayâ istendik davranışlar olduğunu kazandırmıyor ve örnek olmuyorsa, bu pimi çekilen sokağa bırakılan canlı bombalardan bizzat vicdanen sorumlu değil mi?

Bizim inancımızın temel taşı olarak “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim “buyuran Hz. Peygamberin(s.a.v.)inanç felsefesine uymayan her davranış düşünüş ve fiiliyatın insanın başına gaile açacağı öğretilmeden bir toplumun sanat edebiyat ve kültür anlayışını düzene koymadan alınan her tedbirin zorlama ve gönülleri fethetmekten uzak olduğu şuurundan uzak kalınılırsa, böyle bir zihniyet tohumunun filizlerinin sağlam kökenli bir ağaca dönüşmeyeceği bilinmezse, kültür emperyalizmine maruz kalacağı düşünülemez mi? Bununda körü körüne bağımlılık, benlik kabullenmesi, bozgun, fitne bireycilik felsefesi, kabullenmeme ve her şeye başkaldırma isyan şeklinde görüleceği anlaşılamaz sa bu toplumun geleceği ne hale gelir? Bunun sorumluları kimler? Var mı sizce bir cevabı? Var değil mi? Peki Kim sorumluları? Ve Neden?  Değerlerinden uzaklaşan bir toplumun varacağı yer,birimizin değil,  hepimizin varacağı yer değil midir?


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


YAZARLAR

tümü

BİYOGRAFİLER

tümü
yukarı çık