• 17 Mart 2018, Cumartesi 7:33
YUSUFERDOĞAN

YUSUF ERDOĞAN

12 MART 1971 MUHTIRA DARBESİ

Gerek 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980 ve 28 Şubat 1997 yılları Türkiye için karanlık dönemlerdir. Devrin siyasi aktörü bir bilen lakaplı Cumhurbaşkanlığı makamıyla politik kimliğini demokrasi tarihine yazdıran Süleyman Demirel’di. Ragıp Gümüşpala’nın ölümüyle siyasi ikbali açılan 1964 yılında Adalet Partisinin başına getirilen ve daha mürekkebi kurumadan 1965 seçimlerinde S oyla iktidar gelen fötr şapkalı halkın baba diye ünlendirdiği rahmetli Demirel bir darbe sonrası(27 Mayıs) iktidara gelmenin şevkini yaşarken artık nedense geleneksel hale getirilen(her on yılda bir askeri müdahale) 12 Mart 1971 muhtırasının muhatabı olmaktan kurtulamayacaktı.

12 Mart muhtırasındaki alınması gereken dersler, bilhassa  siyasiler nezdinde iyi irdelenmesi gerekirken Türkiye’nin batıya bağımlı olarak sürdürdüğü ağır şartlandırmaların ve borçlandırmaların halk tabanındaki etkisi ekonomik platformda yatırımların yapılamadığı gibi enflasyon olayının halkın ekmeğine yansımasını doğrudan etkilediğinden, her yönüyle bozuk olan ve adeta halkın bürokratik vesayetle kuşatıldığı şartların devletin lehine yansıtıldığı dar boğazda tedirgin olan halkın sorunları karşısında köminist söylemlerle çıkış yolu arayan Moskova’ya ya da Pekin’e bağlı Cumhuriyet aydınları takındıkları aydın lakabı ile her kesimin hislerine tercüman olma eylemlerini sürdürmeleri karşısında zaten toplumsal literatürümüze pek uygun olmayan komünizmin maddeci ve duygu sömürülü toplumun ortak malı anlayışı ters tepkilere maruz kalınca patlak veren toplumsal eylemler karşısında siyasi iktidarın yeterli olamaması sonucunda  bir kurtarıcı varlığıyla Ordu-Millet sevgisini iyi değerlendirip Cumhuriyeti biz kurduk, devlet bizimdir ve iktidarı biz denetleriz üstü kapalı vesayet anlayışıyla artık siyasetin nabzını politikacılar değil üst düzey komuta kademesi örtülü mesajlarla yahut bildik gazetelerle dile getiriyor ve dolaylı olarak demokrasinin raydan çıktığı haberleri ile Atatürkçülüğün gereği olarak TBMM iç tüzüğünden alınan yetki ile koruma kollama vazifesini sürekli canlı tutmaya özen gösterip bilahare sonraki dönemlerde siyasiler üzerinde boşalma haklarını kullanmaya kadar götürdüklerini görüyor ve bunu da bir  devrin bileni Sayın Demirel,Türkiye Cumhuriyeti devletinin Başbakanına karşı ağza alınmayacak laflar edinen bir kuvvet komutanına “boşalma hakkını kullandı” diyerek  geçiştirmiş ve burada kendiside bu ortama meyilli olduğunu ima etmişti.

Her vesileyle durumdan vazife çıkarmayı bilen ve sonraki siyasi dönemlerde mesela 28 Şubat Darbesinde direkt darbenin yanında olan değişik kimlikli bir Süleyman Demirel profili olacaktı. Üç darbenin ikisinin doğrudan kendisine yapılması karşısında darbecilerin karşısındaymış gibi gözüken ama 28 Şubatta ise tam tersi darbecilerin direkt yanında olan bir Demirel halk kokan dili ile kendini sevdirmesini bilmiş yeri ve zamanını çok iyi kullandığı nükteleri sonucunda her gittiğinde yeniden kurtar bizi baba diye halkın teveccühüne mazhar olmuştur.

Hatta 28 Şubatın yönlendiricisi ve bizzat uygulayıcısı kendisi idi. Demokraside darbeler asla tercih ve kabul görmezdi. Nasıl oluyor da siyasiler bunca tecrübe ve deneyimlerine demokrasi dinilerini savunmalarına rağmen nasıl oluyor da bu sefer darbeye hevesli olanların yanında yer alıyor ve onları engin tecrübeleriyle aydınlatıyorlardı.

12 Mart 1971 yılının şöyle kısaca darbeci çizgilerini analiz edecek olursak; bir yüzü doğrudan toplumsal sert muhalefete yönelik olduğunu anlarız. Bilhassa anarşi ve terör olayları ile adlarını sıkça duyuran sol tandanslı ama kendilerine ifade ederken devrimci Atatürkçü olarak tanıtan bu gardrop devrimcileri kılıf olarak kullandıkları çakma söylem ve aldıkları talimatlarla devrimci eylemleriyle tek çıkar yol olarak Türkiye’de bir rejim değişikliğini bununda ancak komünizm ideolojisi ile toplumsal manada bir kalınma hamlesi yapılabileceği inancıyla rejimi hedef alan iç kargaşa adam kaçırma banka soyma yaralama darp üniversite eylemleri düzenleyerek gittikçe güçlenmeye çalışmalarıyla korku ve panik havası oluşturunca durumdan vazife çıkaran muhtıracı generaller bunları cezalandırıp şiddet ve baskı yoluyla komünizme geçit vermeyeceklerini ilan etmişlerdir. Zaten denmiyor muydu “Türk Âleminin en büyük düşmanı komünizmdir. Her görüldüğü yerde ezilmelidir” işte bu sloganlaştırılmış ifadelerin dini değerlerine bağlı halkımızın da desteği ile itibar görmesi darbecilerinde işine geliyor, demokratik toplum standartlarında ve medeni ölçüler çerçevesinde her fikre saygılı olunulduğu ve korkmadan ifade edilebilir fikir özgürlüğü çerçevesinde öngörüsü bir nevi rafa kaldırılıyordu. Bugün komünizm akımının kalıntıları hala Türk toplumun değerlerine, anlayışına, töresine, inancına zaten aykırı iken, böyle bir akımı kabul etmesi mümkün görünmezken tek tükte olsa seçimlerde hala oy verebilen ve aldıkları batıya bağımlı dini değerlerden yoksun manevi eksiklikleri her daim belirgin olan fikir kasapları nezdinde destek bulmaları hala sürdürüle gelen eğitim sistemindeki çarpıklığın ve maneviyat eksikliğinin perde gerisindeki tortuları idi.

Resmi bir çerçevede tek adamlığa bağlı diğer inanç ve ideolojileri yok sayan bir hürriyet anlayışının toplum bazında hala tartışıldığı günümüzde sistemle beraber ortaya çıkarılan bürokratik güç vesayet anlayışı yine belli bir yürütme erkinde kuvvet bulmaktadır.

Toplumsal muhalefetin dışında alt sınıflara dönük yüzü ile de kendini gösteren 12 Mart muhtırası, yarı askeri rejim vesayetli anlayışı ile solu çökertmiş ve otoriter devletçiliği, Fransız laikçiliğini benimsemiş jakobenist bir tutumla egemen bir blok olan tekelci sermayenin önünü açarak burjuvaziye zemin oluşturup onların lehine düzenlemeler yaparaktan zenginin daha zengin ve rol biçici ekonomiyi tayin edici ve işci patron arasındaki derin uçurumlarında ortaya çıkmasının mümessilleri olmuşlardır.

1960 darbesi le kendilerine tanınan montajcı tekelci sermaye piyasasını elinde tutup bol zengin olan bu bir avuç zengin patronlar kulübü hükümet kurup hükümet yıkmaktan varıncaya dek her alanda askeri vesayetle birlikte söz sahibi olmanın mutlu aktörleri olmuşlardı.

Artık tekelci bir burjuvazi vardı ülkede ve askeri vesayette arkalarındaydı. Sloganları Atatürkçülüktü. Hiç kimse kendilerine karşı gelemezdi. Bu ülke de her ne yapılacaksa tek söz sahibi kendileriydi ve halk sadece konulan sandıklara oy vermekle mükellefti. Onlar oy verir bunlarda ülkeyi yönetirlerdi. Yani milli hâkimiyet kayıtsız şartsız milletin idiyse de sözde, gerçek sahibi işte bunlardı.

Oligarşiliğe terfi eden tekelci burjuvazi sınıfı egemen bir zümre olmanın verdiği rahatlıkla ülkedeki yaşayanları medya patronları marifetiyle bir güzel aşağılıyordu. Bidon kafa, göbeğini kaşıyan adam, çember sakallı hep o zamanların irtica kartları idiler. Canları istedikçe kullandıkları bu kartlarla mütedeyyin insanlar sindirilmiş başörtülüler mağdur edilmiş psikolojikleri bozulanlar intihar edenler artık toplumda kanıksanmaz olmuştu. Kimsenin umurunda değildi insan hakları. Atı alan Üsküdar’ı geçerken eşeğe binen tarlasında geçim sancıları yaşıyordu. Türkiye’nin doğusu ile batısı arasında derin uçurumlar hiç bitmeyecekti. Sindirilen fikirler ekonomik yetersizlik sağlıksız siyasi yapılanmalar adeta bir sonraki darbenin ayak sesleri olacaklardı.

Halkçı Ecevit, Deniz Gezmiş ve Mahir Çayan direnen adamlar olarak 1974 affıyla beraber Türkiye’de sol sosyalist hareketlerin geniş kitlelere uzanan can simidi olarak algılanmıştı. 1980 darbesiyle de darbeci nü ressam bu sefer de yine bildik bir ihtilalle iktidara el koymuştu.


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


YAZARLAR

tümü
yukarı çık