• 17 Mayıs 2018, Perşembe 7:43
ŞükrüÖzbuğday

Şükrü Özbuğday

MUHTEŞEM FETİH (1)

İstanbul’un Önemi:

Tarihçilerin ortak kanaatine göre İstanbul, tabiî güzellikleri coğrafi durumu ve stratejik açıdan yeryüzünün en mühim şehirlerinden biridir. Çağların akışına ve şartlara göre azalıp çoğalma gösterse de, bu “mühim oluş” dâima var olmuş ve bundan sonra da var olagelecektir.

İstanbul Kuşatmaları:

Bu özellikleriyle İstanbul, çeşitli milletlerin istilâ hırsını üzerine çekmiştir. Bunun için,  Avar ve Bulgar Türkleri, Sâsâniler ve Araplar bu güzel şehri ele geçirmek üzere defalarca kuşatmışlar, ancak surlarının dayanıklılığı sebebiyle başarılı olamamışlardır.

İstanbul’un fethi, Müslüman milletlerin başlıca gayelerinden biriydi. Çünkü Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) bir hadislerinde şöyle buyurmuşlardır: “İstanbul, mutlaka fetholunacaktır. Onu fetheden komutan ne güzel komutan ve onu fetheden asker ne güzel askerdir.’’(1)Muhtemelen bu müjdeye nâil olabilmek amacıyla, Muâviye’nin halifeliği  (661–681) esnâsında Arap orduları İstanbul’u kuşatmışlardır. Hz. Peygamber’in bayraktarı Ebû Eyyub el-Ensârî de bu kuşatmada bulunmuştur.

Hz.Ebû Eyyüb el-Ensârî, Peygamberimizin anne tarafından akrabasıdır. Efendimiz hicret edip Medine’ye geldiğinde bir müddet bu zâtın evinde misafir kalmıştır. Rasülüllah’ın vefatından sonra, Muâviye’nin oğlu Yezid komutasında İstanbul’u fethetmek üzere gelen orduya yaşı 80 in üzerinde olmasına rağmen katılmış, kuşatma esnasında hastalanmış, hastalığı anında da bir taş isabet edince orada şehit olmuştur.(2)

Vefatından önce kendisini ziyarete gelen Yezid, bir arzusu olup olmadığını sorunca Hz. Eyyüb el-Ensâri şöyle demiştir: “Ben vefat edince cenazemi mümkün olduğu kadar surlara yakın bir yere defnedin.” Sebebi sorulduğunda Hz. Peygamber’in: “Kostantiniyye surlarının dibine Sâlih bir kimse defnedilecek dediğini işitmiştim. İnşallah o kişi ben olurum.”

Bu vasiyet üzerine Yezid, cenâzeyi savaşa savaşa surlara çok yakın bir yere kadar götürüp defneder. Surların üzerinden bunu gören III. Kostantin haber gönderip sebebini sorar. Yezid; Peygamberimizin en yakın arkadaşı olan bir kişi olduğunu ve vasiyeti üzere, onu surlara en yakın bir yere defnettiğini söyler. İmparator yine haber gönderir ve şöyle der:

“Siz gittikten sonra bizim ona neler yapacağımızı bilir misin? Onun nâşını çıkarıp vahşi hayvanlara yedireceğim.” Yezid de ona şu sevabı gönderir:

“Böyle bir şey yaptığını duyarsam Allah’a yemin olsun ki, Arap diyarında bulunan bütün Hıristiyanları öldürürüm, bütün kiliseleri yıkarım.”  Bu tehdit üzerine İmparator:

“Bu kabri koruyacağıma ve ona hiç bir zarar vermeyeceğime ben de Mesih üzerine yemin ederim.” Şeklinde cevap göndermiştir. Rivayete göre, bu kabrin üzerine türbe yapılmış, Hıristiyanlar tarafından kutsal kabul edilerek ziyaret edilmiş fakat daha sonra İstanbul’un Katolikler tarafından işgal ve yağma edildiği yıllarda bu kabir kaybolmuştur.

Fetihten sonra Fatih, bu büyük sahabenin kabrinin bulunması hususunda hocası Akşemsettin’e müracaat etmiş, o büyük âlim ve veli kişi de, Allah’ın evliyaullaha verdiği güç ve kudret sayesinde, murakabe ve mükâşefede bulunarak kabri bulmuş, Fatih de üzerine bir türbe yaptırmıştır.(3)

Araplardan sonra Osmanlı Türkleri de aynı ulvî gayeye yönelmişlerdir. Yıldırım Bayezid, Musa Çelebi ve II. Murad, İstanbul’u altı kere kuşatmışlardır. Ancak bu muhteşem fetih, Sultan II. Mehmet’e nasib olmuştur.(4)

II. Mehmet’in (Fatih’in) yetişme Tarzı ve Yetiştiği Ortam:

Osmanlılar, kılıç zoruyla değil, severek İslâm’ı kabul eden, onu en iyi şekilde anlayıp hazmeden ve hayatına tatbik eden bir millettir. O günkü dünya konjöktürünü göz önüne alarak kendisine İslâm âleminin liderliğini, bayraktarlığını misyon telakki eden bir millettir.

 Papa ve Papazların teşviki ile sık sık birleşerek sayıları milyonlara varan topluluklar halinde Haçlı orduları tertip eden ve yegâne gayeleri Müslümanları ortadan kaldırmak olan Hıristiyanların karşısına durabilecek, onlarla mücadele edebilecek tek milletin de Osmanlı olduğunun idraki ve bilinci içinde oldukları için Osmanlı sultanları, toplulukları arkalarından sürükleyebilecek lider ve idarecilerin çok iyi yetişmesi gerektiğini bilen idareciler idi.

Bu sebeple sultanlar, çocuklarının tahsil ve terbiyesi üzerinde son derece hassas dururlardı.

Dipnotlar:

1-Ahmed b. Hanbel, Müsned,  IV,  225.

2-Evliya Çelebi Seyahatnamesi, Üçdal Neşriyat, İstanbul, ts. c.1, s. 48.

3-Ömer Faruk YILMAZ, Kaynaklarda Osmanlının Sırları, Tarih ve Medeniyet Dergisi, Yıl: Haziran 1993, sayı: 63, s.51.

4- Doç. Dr. Ali SARIKOYUNCU; Kutlu Ordu Kutlu Fetih, Diyanet Aylık Dergi, Yıl: Mayıs 1993, sayı. 29, s.23.


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


YAZARLAR

tümü

BİYOGRAFİLER

tümü
yukarı çık