• 20 Mart 2016, Pazar 11:40
ŞükrüÖzbuğday

Şükrü Özbuğday

Çanakkale zaferi

 Birinci Dünya Savaşının Çıkışı

Avrupa medeniyeti, Asyalıların, Afrikalıların, Amerika yerlilerinin, Eskimoların.... kanı, canı ve kemikleri üzerine kurulmuş bir medeniyettir. Fransız filozofu Sartre, bu gerçeği şöyle dile getirir: “Paris’in ihtişamına çarpılan bir doğulu, o ihtişamın altında kendi atalarının çalınmış veya gasp edilmiş zenginliklerinin yattığının farkında değildir.”([1])

 

Avrupa’nın sömürü düzeni 19. yüzyılda zirveye ulaştı. Hususi sömürgeler bakanlıkları kurmak suretiyle, dünyanın her türlü zenginliklerini kendi memleketlerine aktarmaya başladılar. Ama Almanları ve Rusları  menfaatleri bölüşmenin dışında bırakıyorlardı. Bu sebeple aralarında ihtilaf vardı. Bu ihtilaf sonunda Birinci Dünya Savaşı çıktı. Balkanlarda basit bir bahaneyle çıkan savaş, kısa zamanda bütün Avrupa’ya ve Rusya’ya yayıldı.

 

Daha önceki bazı savaşlarda olduğu gibi, Almanlar, müttefiki durumunda olan Osmanlı Devleti’nin de mutlaka savaşa girmesini, böylece yüklerinin hafiflemesini istiyorlardı. Devletin ileri gelenlerinin hatta  padişahın karşı olmasına rağmen, bir Alman sempatizanı olan Enver Paşa’nın marifetiyle savaşa girildi.

 

Diğer Avrupa devletleri de bu duruma bir bakıma memnun oldular. Çünkü Hilal’le Haç’ın kavgası bir türlü bitmiyordu. Onlar Anadolu’nun fethedilmesini bir türlü hazmedememişlerdi. Bin senelik bir kin ve buğzla kıvranıyorlardı. İstanbul’un fethedildiğini duyan Papa 5. Nicolas, bir âyinde şöyle demiştir; “İstanbul geri alınıncaya kadar bir haçlı seferi başlatıyorum ve takdis ediyorum....”([2])

 

20. yüzyılın başlarında, Osmanlı Devletinden başka, dünya üzerindeki diğer Müslüman devletler sömürge durumunda idi. Her yönden zayıflamış durumda olan ve Batılıların tabiriyle “Hasta Adam” durumuna düşen Osmanlı Devleti de tarih sahnesinden silinmeli ki, İslâm aleminin güvenip dayanacağı bir merci kalmasın ve Haç’ın kayıtsız-şartsız galibiyeti ilan edilsin. Bunun için her yönden Osmanlı topraklarına hücum ettiler.

 

Zırhlı gemileri, topları, tüfekleri, uçakları, sayısız askerleri, bitip tükenmeyen hazineleri ile maddi yönden çok güçlü olan devletler, cennet vatanımıza saldırmış, Osmanlı Devletinin ve milletimizin kalbi demek olan İstanbul’u ele geçirmek için, Çanakkale Boğazı, Saroz Körfezi, Gelibolu Yarımadası ve Trakya’yı işgale başladılar.

 

Boğazların işgal edilmesi, İstanbul’un elden çıkması, yüce milletimizin sonu demekti. Türk Milleti, topyekun canını verir, ama 500 yıllık başşehrini, güzel İstanbul’u veremezdi. İşte bu sebeple Anadolu şahlandı.

 

“Vatan sevgisi imandandır” sözü bir kere daha iman dolu göğüsleri tutuşturuyordu. Canını, malını, maddi-manevi bütün varlığını, vatanına, dinine ve milletine adamış insanlar saflaşıyordu. Bölük, tabur, alay, tümen oluyor; ordulaşıyordu.

 

Çanakkale Zaferi

Türk milletinin tarihine mal ettiği destanlardan biri de Çanakkale’dir. Çanakkale’nin Türk zaferler tarihi içinde ayrı bir yeri vardır. Hâlâ gözler onunla yaşarır, yürekler onunla ürperir, düşünceler onunla durur. Bugün meydana gelmiş gibi canlıdır. Unutulmamıştır, unutulamaz da...([3])

Türk askeri, Çanakkale’de yalnız 20. yüzyılın tekniği ile mücadele etmedi ve karşısında yalnız üç devlet de yoktu. Avrupa’sı, Asya’sı, Afrika’sı, Avustralya’sı ve Amerika’sı ile beş kıta vardı. Çanakkale, devletlere karşı değil, kıtalara karşı bir zaferdi. İşte bütün bu yakıcı, yıkıcı, öldürücü silahlar karşısında, ordulaşan milletimizin bir tek dayanağı vardı, o da imanı. Kahraman Mehmetçiklerimiz, bu öldürücü silahların tehdidine karşı iman dolu göğsünü siper etmiş, bir gül bahçesine girercesine, vatan uğrunda ölüp şehit olmayı şeref bilmiştir. Onun göğsündeki kat kat iman, alınır kal’a değildi. Düşmanın gülleleri, mermileri, aslan neferlerimizin göğsünde sönmüş, Çanakkale Boğazı, Saroz Körfezi, Conk Bayırı, Arıburnu düşmanlarımıza mezar olmuştur.

 

Bu kadar kuvvetli bir imana sahip, bu derece azimli ve sebatlı, yalnız Allah’ın huzuruna çıktığı zaman rükûda baş eğen askerlerden müteşekkil bu ordu karşısında hangi düşman dayanabilir? Karşısına çıkan, cehennem de olsa dönmeyip, onu göğsünde söndüreceğine azmetmiş olan bu kahramanların karşısındaki düşman, ne olursa olsun, elbette eriyecek ve yok olacaktı. Ve öyle  de oldu. Boğazdan tek bir düşman neferi bile geçemedi. Çünkü dünyada o zamana kadar eşi görülmemiş olan bu korkunç savaşta, düşmanların bu kadar üstün kuvvetleri karşısında, Mehmetçiklerin azimleri ve sebatları gevşememiş, yılgınlık gösterip, düşmana yüz çevirmemiş, yahut akıllarına böyle bir şey getirmemişlerdir.([4])

Çanakkale muharebelerinde, bütün mahrumiyetlere ve mühimmat yetersizliğine rağmen Türk askeri Çanakkale’nin geçilmez olduğunu ispatladı.

 

Çanakkale’ye üstün teknik ve silah gücüyle zafer için gelen emperyalistler, 18 Mart 1915’te yenilginin acı hatırasını yaşamıştı. Seddülbahir, Kilidbahir, Alçıtepe, Anafartalar, 18 Mart’tan sonra, bir toprak parçasının adı değildir artık. Bunlar, saldırganların 400 bin ölü bırakarak kaçtığı üstün tekniğin; iman, birlik-beraberlik azmi karşısında yıkılışının sembolleştiği isimler haline geldiği bir coğrafya parçasının adları olmuştur.

 

Tarihinde bir Çanakkale’si bulunan devletler “ben büyük devletim” diyebilir. Ama ne Çanakkale gibi bir zafer ne de ondan önceki zaferlerimizin bir benzerini dünya tarihleri henüz, bir millet için yazmış değildir.

 

 

Dipnotlar:

1- Mehmet CAN, Nice Ağustoslara, Tarih ve Düşünce Dergisi, Yıl: Ağustos 2000, Sayı : 10, s. 7.

2- İlhan BARDAKÇI, İmparatorluğa Veda, İst. 1985, s. 267.

3- Diyanet Gazetesi, Yıl 1990, Sayı: 373, s. 18

4- A. Hamdi AKSEKİ, Askere Din Kitabı, Sad. Prof. Dr.  Talat KOÇYİĞİT, DİB. Yayını, Ankara 1980, s. 287.

 

 

 

 

 

 


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


YAZARLAR

tümü

BİYOGRAFİLER

tümü
yukarı çık