• 18 Haziran 2020, Perşembe 8:52
NecatiDEMİR

Necati DEMİR

Tarih’in Görmezden Gelinen İkazı (3)

Uygarlığımızın büyüklüğünün ve köklerinin derinliğinin bilincinde olamayan bir kısım okur-yazar, Anadolu’daki yerleşim yerleriyle dağ, tepe, nehir, ovaların antik Yunanca ve Latince isimleriyle anılmamasını, Anadolu’daki İslam ve Türk kalıntılarının dışındaki Âsâr-ı Atika’nın toprak üzerine çıkartılmaması gerektiğini, aksi takdirde Anadolu’nun gerçek sahiplerinin biz olmadığımız tezini işleyen ünlü ‘Şark Meselesi’ni gündeme getiren yabancıların ekmeğine yağ sürüleceği görüşünü işlemektedirler. Hatta arkeolojik kazı çalışmalarını bir kısım tarihçiler, ‘Türk maliyesi ile Pagan kültürlerin ihya edildiğini, bunun da ‘bindiğimiz dalı kesmek’ anlamına geldiğini dillendirmektedirler.

 

 Ulusumuzun bekası için taşıdıkları kaygıyı saygıyla karşılamakla birlikte gündeme getirdikleri gerekçelerin günümüzün ‘düşüncede açıklık’ görüşüyle uyuşacağını sanmıyorum. Malumu (ilam, bilinen) açıklamaya çalışmak da, malumu gizlemeye uğraşmak da anlamsızdır. Öncelikle şunu bilmeliyiz ki, aşağı yukarı Anadolu’da tarihi süreç içinde hangi kültürlerin yaşadığı bilinmektedir. Anadolu’daki gerek Bizans, gerekse daha önceki Luwi, Hittit, Frig, Asur, Pers, İskender Çağı, Seleukos, Roma çağlarının kalıntılarını bizim toprak altında gizleyebileceğimiz âsâr-ı atika’nın kaldığını sanmıyorum. Tabii bu, toprak altındaki eserlerin tümünün ortaya çıkarıldığı anlamına gelmemeli. Üstelik bugün için bunu gizlemenin imkanı da yoktur.

Anadolu kültürlerinin arkeolojik kazı çalışmalarını yapanlar öncelikle 19. Asrın başlarından (II. Mahmut zamanı 1808-1842) itibaren batılı arkeolog ve tarihçiler olmuştur. Üzülerek söyleyelim ki, pek çok tarihi belge ve Âsar-ı Âtika’mızın Batı’daki başkentlerin ünlü müzelerinin raflarını süslediği, konuyla ilgisi olanlarca pekâla bilinmektedir. Bilineni gizlemeye çalışmak saflıktan öte bir tutum olmasa gerek. Artık, Anadolu’daki Âsâr-ı Atika’nın toprak üstüne çıkartılmamasının yurdumuzun kültürel savunmasını yapmadaki kozumuz olacağı düşüncesi yerine, bu kozun bunca eski uygarlıkları, ulusları ve dinleri içinde özümseyebilen, onları –zımni- değil jenosit (soykırım) ve asimile (benliğini kaybettirme) etmek onların dini ve kültürel özgürlüklerini sağlamayı can, mal ve mahremiyetlerini (ırz) korumayı ilahi bir görev sayan,  -günümüzde modern uygarlı verileriyle bile- değil aşılması, düzeyine bile çıkılması mümkün olmayan görkemli, insancıl bir tarihi geçmişe sahip olmamızdır.

Bu nedenledir ki, fethine çalıştığımız ülkelerin halkları bazen bizim fethimizi kolaylaştırıcı niyetler taşıyıp yardımlar yapmışlardır. Bizim Anadolu’ya giriş yollarını bazen Ermeniler, bazen Süryaniler göstermiş, Malazgirt Meydan Savaşında Bizans ordusundaki Müslüman olmayan (Tanrı kayrasıyla) Oğuzlar ve Slavların saflarımıza geçmeleri, zaferlerimize katkı sağlamıştır.  Dahası, bu bağlamda Bizanslı Ortodokslarının İstanbul’un Fethi’ni Katolik baskısından kurtuluşları olarak görmelerini de anmak gerekir.

 

Gezi Olaylarında İstanbul sokaklarına yazılan “Zulüm 1453’te başladı” iddiasını 563 yıl önce (İstanbul) Konstantinepolis’te Kardinal külahı görmektense, Osmanlı sarığını yeğleriz, diyerek reddeden Ortodoks Rumlardır. “Zulüm 1453’te başladı” iddiasını günümüzde İstanbul’da yaşayan iyi niyetli Rum ve Ortodoks yurttaşlarımızın dillendirdikleri kanısını taşımıyoruz. Onlar adına tetikçilik yapacak tipler eskiden beri mevcutlar. O tarihte Ortodoks Rumların bizimle değil, Katoliklerle uzun asırlar sorun yaşadıklarını tarihler teyit etmektedirler.

 Ancak Osmanlı’da üç patrik asılmıştır. İlki, İstanbul Patriği Kiril, o dönemin Cezvit-Kalvenist çatışmasının kurbanı olarak Cezvitçi Fransız ve Avusturya elçilerinin rolü olduğu belirtilir. IV. Mehmet döneminde idam edilen ikinci Patrik III. Parthenius 1657’de isyan eden Eflak Voyvodasını desteklediği, üçüncüsü ise 1821 yılında Yunan Ayaklanmasını desteklediği için V. Gregorius II. Mahmut zamanında idam edilmiştir. Bkz. (Murat Bardakçı.habertürk.com/23/12/2009) İlk iki idam sonunda Rum halkının hoşnutsuzluğundan pek söz edilmemiş ama üçüncü idam ile aramız limonileşmiştir.

 

Bir ifadeyi kullandığımız zaman başkaları eleştirmeden critique sprit (eleştirel ruh, akıl) ile önce biz gözden geçirmeliyiz. Aksi takdirde anakronizmaya düşen iddiamız, yargımız haksız, ciddiyetsiz, dönemin gelip geçici, modaya uyarlanan yaldızı dökülecek bir slogan olmaktan öteye gitmeyip gülünç hale düşeriz. Eğer bu tarihi olgu, görmezden gelinirse ilk önce tarihle çelişilmiş olunur.

 Fatih’in İstanbul’u kuşattığı sırada, bazı Bizans ileri gelenleri ve din adamları, Katolik ve Ortodoks kiliselerin birleştirilmesini, teklif etmeleri üzerine; Bizanslı Grandük Notoras, “Başımızda kardinal külahı görmektense, Osmanlı sarığı görmeyi arzu ederiz,” diyerek, itiraz edilmiştir.(https://www.yeniakit.com.tr/yazarlar/mehmet-ali-tekin/kardinal-kulahi-gormektense-osmanli-sarigini-yegleriz-8654.html.20.04.2020.)


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık