• 17 Eylül 2020, Perşembe 9:11
NecatiDEMİR

Necati DEMİR

Dingin ya da Dingil Kafa Sorunu Üzerine (1)

Hakikat’in, düşüncelerin muhtelif (çeşitlilik) liğinden hata’nın da irdelenmeyen önyargılı tefrika (ayrışma) lardan meydana geldiği söylenebilir. İhtilaf ile tefrika arasında ince bir sınır vardır. Bu yüzden zihin kodlarımızın muhtelife mi yoksa tefrika’ya mı uyarlı olduğunu anlamalıyız. Aksi takdirde toplumun saygın bireyleri olarak hakikate ulaşmayı beklerken toplumsal ayrışmayı kucağımızda bulabiliriz.     

İhbar (bilgilenme) ihtiyar (seçme/tercih)’dan önce olmalıdır. Önce bilgiyle, deneyimle donanımlı hale geleceğiz, sonra da seçimimizi, tercihimizi yapacağız. Aksi takdirde doğruyu rastlantı sonucu seçmiş olmamız bile bize fayda etmeyecektir. Hakikat, aydınlanmayan bir zihinde, işlevini yerine getiremez. 

Hakikati zihnimizde işlevsel hale getirmek için şu dört sorunun cevabının verilmesi gerekir:

1.Ben neyim, kimim? (ontolojinin sorusu) Varlığımızın mahiyeti (neliği) sorunu.

2.Neyi, neleri bile bilirim? Epistemolojinin sorusu), Duyusal ve zihinsel yetilerin sorunu.

3.Nasıl yaşamalıyım? (Aksiyolojinin sorusu) Bireysel ve toplumsal yaşamın damıtılmasına katkı verebilme sorunu.

4.Akıbetimden ne umabilirim? (Dinin, metafiziğin sorusu) akıbetimde gönül huzuru içinde hakikate, iyiliğe ve güzelliğe ulaşabilme sorunu.

Bu dört soruya düşünsel derinlikte bilgisel (irfani) ve eylemsel) ameli) çabayla cevap bulamadığımız zaman ne zihnimizi işlevsel hale getirmek ne de bireysel-toplumsal yaşamın kalitesinden söz etmek mümkün olur. 

İnsanlığın felaketinin nedeni, düşüncelerin değişik, düşünen insanların çeşitli olması değildir. İnsanın hakikat kavramına kendini uyarlamak yerine, hakikati kendi bireysel ve toplumsal tutkuları adına araçsallaştırmasıdır. Bakış açılarının muhtelif olmasıyla çeşitli ve değişik açılardan olgu ve olaylara bakmakla karanlık ve fulû noktalar netleşir. Aydınlanmak isteyen her bir akıl sahibi hakikatin arayıcısı ve araştırıcısı olması gerektiğinden diğer akıl sahiplerinin düşüncelerini önemseyip onlara da vakıf olmak ister. Böylelikle hakikat kırıntı payını artırıp hakikatin kendi düşüncesinde olgunlaşacağını ümit eder.    

Aksi takdirde önyargılı kanaat ve inançlar hakikatin ortaya çıkarılmasının önünü tıkar.  Ayrı ve farklı zihin perspektifiyle inanç ve kanaatlerini önyargılarla belirleyenler olgu ve olayların hakikatini kendilerinin buldukları kanısıyla başkalarının düşüncelerine dönüp de bakmazlar.

Her akıl sahibi bu kanıda olursa “Barika-i hakikat müsademe-i efkardan tevlit eder (Hakikat şimşeği fikirlerin çarpışmasından doğar) ya da Hakikat ihtilafı ukuldan (akılların çeşitliliğinden) doğar) sözleri anlamsız hale gelir ve düşünce sahipleri birbirinin düşüncelerinden yararlanmak şöyle dursun, kendi bağnaz inanç ve kanaatleriyle baş başa kalırlar. Buradaki inanç ve kanaat ifadesi, sadece din değil felsefe odaklı inanç ve kanaatleri de kapsar.

Eleştiri değil de çekiştiri ve argolu ifadelerle düşüncelerini eleştirme değil de muhatapları rencide etme yolunu izlemekle, hakikat arayışının zihinsel zevk veren sentez/terkibe değil, ruhlara gerginlik veren husumete ulaşılır. Dolayısıyla burada sadece kendi düşüncelerin diğer zihinlere empoze ya da kabul ettirilmek zorbalığı ve gayretine düşülür.

Yukarıdaki kavram çözümlemeleri, “tuzu kuru entel tiplerin zihin jimnastiği ürünleri ve geçmişte kalan skolastik çabalar olarak nitelendirilip, ne insanın ne de toplumun gündemindeki sorunların çözümüne yaramayacağı, bu yüzden pratik ve pragmatik çözüm üretmek gerektiği dillendirilebilir.

Felsefenin alt disiplinleri olan varlık, nedir? Bilgi nedir? Değer nedir? Sorularına cevap bulmak için kafa yormadan, emek harcamadan, zaman ayırmadan yapılmaya çalışılan sorun çözmelerinden olumlu sonuç almak şöyle dursun, buna teşebbüs edenlerin kendileri sorun olurlar. Kuramsız bir pratik, sağlıklı bir biçimde gerçekleşmez. Ontolojik (varlıkbilim), epistemolojik (bilgibilim) ve aksiyolojik (değerbilim) alanlara ve sadece el yordamıyla ve üstünkörü bakışla, ciddi ve kalıcı pratik çözümler üretemez. Üretmiş olsalar bile sebep sonuç arasındaki kozal bağı görememekten dolayı ardından daha çetin sorunlar üretilir. Dirençsiz akım kısa yolu tercih eder ama o da tez elde şase yapar. “Yanmadan pişme”nin, “iflahı sökülmeden yükselme”nin, “bedenen ezilmeden ruhen dinginleşme”nin bir yolu yoktur. Kafayı onarmadan toplumsal sistemin onarılması oldukça güçtür. Dikkat ve enerjinin önce kendi zihni ve kalbi yetilere değil de başkalarının yapıp etmelerine yoğunlaştırıldığında aydınlanma şansı yitirilir. 


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık