• 18 Aralık 2018, Salı 8:39
Melahat ÜRKMEZ

Melahat ÜRKMEZ

ŞEB-İ ARUS’UN HİSSETTİRDİKLERİ…

Yine bir Şeb-i Arus; yine buz gibi bir ayaz; yine ayaza rağmen Pîr'in aşk ateşini yazmak insanın içini ısıtırken titretiyor…  O çok sevdiğim rubaisi dilime dolanıyor, "İçimi her gece gözyaşları içinde / Döküyorum âlemlerin Rabbi'ne / Eğer dökebilseydim içimi lisân-ı hâl ile / Kıyama kalkardı bu şehir ey yâr!"... Ve Pîr'in o muhteşem güldestesiyle sürüyor rubailer, " Ey Sevgili! Sana söylenecek sözlerin hepsini söyledim / Ama sözün aslını söylemedim daha..." Olduğum mekânı unutup Pîr’in aşkçekimine kapılıyorum ve mekan değiştiriyorum sanki meçhul bilinmezlere doğru... Söylemediği sözün devamını, aslını aramak için; asırlara kalacak ilâhi sırrın sırrını öğrenmek için; o sırrın şerhini bulabilmek için; o sırrı duyumsayabilmek için; o sır yangınına pervane olabilmek için; o sır yangınını tavaf ederken kavrulup miniminnacık bir nokta olarak yangının en dingin kıyıcığına düşebilmek için meçhullere savruluyorum... Cismim yeşil gezegende; ruhum o meçhul diyarlara asıldıkça asılmada... Yüzyıllar öncesinden bugüne uzanan bir aşkçekimi… Hiç mi eksilmeden sürer… Eksilmediği gibi evreni kucaklayarak çoğalarak derinleşen bir aşkçekimi… Yaşarken bir âlem, rubâilerinde bir âlem, beyitlerinde bir âlem; vefatı ise apayrı bir âlem…

“Vefatı”, dedim de Şeb-i Arus; yani Düğün Gecesi; yani Sevgili’ye kavuşması… Ölümü öyle istiyor, öyle istiyor ki Sevgili’sine vuslatı; Düğün Gecesi dedirtecek kadar… Yüzyıllar sonra bile hatırlanacak o gün... O, 17 Aralık 1273 Pazar günü... Konya'nın hüzün burcuna gebe olduğu o gün... Aralık ayı olmasına rağmen semada gülümseyen güneş, pırıl pırıl parlıyor; ağır ağır Takkeli Dağ'ın arkalarına doğru süzülüyor; ertesi gün yeniden doğmak için... Hz.Mevlana da o saatlerde ağır ağır süzülerek bu dünyaya veda ediyor, ötelerde yeniden doğmak için... Doğduğu anda Belh'te almış olduğu ilk emanet nefesi Konya semalarına teslim etmek için... Neşeli gazeller söylüyor, "Eğer mezarımı ziyarete gelirsen üstümdeki toprak yığınını rakseder görürsün. Ey kardeşim meclisime tefsiz gelme! Çünkü Hûdâ Meclisi'nde gamlı olmak yaraşmaz. Çimen bağlanmış mezarımda yatmadayım amma ağzım, Sevgili'yi ebedi sarhoşluğumdan durmadan emmededir" diyor. Sanki ölüm meleğiyle hasbihal ediyor, "Canımı almaya gelmişsin amma ben zaten ölmeden önce ölmüşüm, neyimi alacaksın?" diyor…

Vedalar, gönül gözüyle görenler, kalp gözüyle sevenler için hiç değil… Değil ama yine de başucundakiler, beden gözünden de ırak olsun istemiyorlar, iyileşmesi için ellerinden geleni yapıyorlardı. Vefatından bir gün önce sanki iyileşmiş gibi. Oradakilerin hepsi, “Hüdâvendigâr’ımız iyileşecek” diye ümitlenmeye başlıyorlar. Oysa o iyilik, bir ölüm iyiliği. Akşama doğru yine ateşler içinde yanmaya başlıyor. Oysa o yanış ilk değil; Allah aşkıyla hep yanmış, yanmaya alışık bir yanış… Son günlerinde ise kavrularak, bir hiç olarak gidiyor Sevgili’ye... Konya semaları âlimin ölümüyle, âlemi sarsılacağına gebe… Sultan Veled, babasının yatağının başucunda gözyaşlarını gizlemeye çalışıyor,  babasının ateşler içinde yanan ellerini soğuk sulara batırıyor. Babasının ilk hastalandığı andan beri uykusuz. Bir ara Hz. Mevlâna gözlerini açıyor. Yüzünde ilâhî bir neşe, tatlı bir mahzunluk var. Oğlu Sultan Veled’e: “Ey Bahaeddin Veled! Babamın adını taşıyan sevgili oğlum... Ben iyiyim artık. Git, yat! Biraz dinlen, günlerdir uykusuzsun” diyor. Sultan Veled babasının ısrarına itaat ediyor. Babası belki de ölüm anını Sultan Veled’in görmesini istemiyor. Can-ı cananı oğlunun arkasından kesik kesik son gazellerinden birini söylüyor, “Git başını yastığa koy, beni yalnız bırak. Geceleri dolaşıp duran yanmış yakılmış müpteladan vazgeç. Biz geceleri yapayalnız, sabahlara kadar sevda dağları arasında çırpınır dururuz…”

İlimle, aşkla, îmanla geçen sayılı nefesler bitmek üzere. Rabbine sesleniyor, “Canı, sen aldıktan sonra, ölmek şeker gibi tatlı. Seninle olduktan sonra, ölüm tatlı candan daha tatlı

Yarabbi! Ölüm ancak böylesine güzel beklenebilir. Bu ne bekleyiş, bu ne arzu, bu ne tatlı ölüm… Hz. Mevlâna ölüm döşeğinde yine ağırlaşıyor. Tababette zamanın Câlinusu olan tabibler, nabzını tutup kalp atışlarını sayıyorlar, deva bulmak için var güçleriyle uğraşıyorlar. Ancak sayılı nefes tükendiyse hangi doktor bu nefes sayısını artırabilirdi ki... O pembe beyaz yüzü bir gül zarafetinde tazelenmiş, beklediği burak gelmiş, arzuladığı âleme gitmek için burağa biniyor, Hz. Mevlâna çınarının son dünya yaprağı nefes vermiş, güneş gurûb ederken mânâ güneşi, gönlü aşk içinde, keyfince özlediği bâki âleme gurûb ediyor. İnnalillâhi ve inna ileyhi râciûn…


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


YAZARLAR

tümü

BİYOGRAFİLER

tümü
yukarı çık