• 04 Şubat 2016, Perşembe 13:48
HasanMERT

Hasan MERT

Hakk-Bâtıl bilinmelidir ki?(3)

 

 

Allah’a hamd, Hz. Muhammed’e (s.a.v.) salât ederim.

İnsanoğlunun dünyada mutlu ve huzurlu bir hayat kurabilmesi birey-aile- toplum ilişkilerini nasıl kurduğuna bağlıdır. Bireysel olarak kişinin kendini tanıması, anlamlandırması ve etrafıyla iletişim kurarken iyi, doğru ve hakk olanı tercihlerde bulunmasına bağlıdır.

  ‘Kendini Tanı’ yan kişi, Rabbimin kurduğu düzeni, gönderdiği ilkeleri, bunların uygulanmasıyla ortaya çıkacak iyilik ve güzellikleri bilendir. Âlim/edir. Abid/e ve zahid/edir.  Bu iki niteliği şahsında birleştiren kişi ise arif/edir. Hakkın ve Hayr’ın bilgisine sahip olmanın bir sonucu olarak “Muhsin’i tavır ve tutum”a sahip olandır. 

Hakikati hakikat olarak yaşamak, gölgeden asla geçmektir. İnsan bir hakikat yolcusudur. Hakkı aramak, almak ve bulmak üzere yola çıkmıştır.

Hakk ve hakikatler neler uğruna terk ediliyor düşünmelidir.

İnsan süfli, düşüklükler âleminin değil ulvi, yücelikler aleminin varlığıdır. İnsan meleklerin secde ettiği Adem’in neslinden olup yeryüzünde Allah’ın halifesidir. İnsan en üstün ve en güzel Ahsen-i takvim üzere yaratılmıştır.

İnsanın sevdası ve kavgası Hakk ve hakikate mensup olma sevdası ve kavgası olmalıdır. Eğer değerlerimize sahip çıkmayacak olursak ötelerde neler uğruna yüce değerlerden vazgeçtiğimizi, önemsemediğimizi anlayınca iş işten geçmiş olacak. Evet. Heva, heves, nefis ve şeytana uşaklık yapma uğruna Hakk ve hakikatler terk ediliyor.

 

Bâtıl ilk yol ve son yol değildir. Hakk yoldan sapan ve saptırılan insanın, sapması ve saptırmasıdır.

Hakk ve hakikat; dengeler ve ölçüler sonunda kazanılan bir hakikattir. O vasattır ve vasattan geçer.

İfrat ve tefrit yani aşırı ve geri durum; hakk’tanudûl etmek, ayrılmaktır.

Hakk’dan gelip Hakk’a giden şu insan; Hakk’ı bulmakla imtihan edilmektedir.

 

Akılları, görüşleri kıt olanlar hakkında, Bakara sûresinin, 18. âyet-i kerîmesinde meâlen; ‘’ Onlar, hakk’ı dinlemekte ve kabul etmekte sağırdırlar, îmânı ve hakk’ı söylemekte dilsizdirler, doğru, hakk yolu görmekte kördürler. Bu hâllerinden rücû edip, doğru yola dönmezler.’’ ve yine Bakara sûresinin 171. âyet-i kerimesinde meâlen; ‘’Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler, anlamazlar…’’ buyurulmaktadır.

 

Allah-ü Teâlâ, bu âyet-i kerîmelerde, hakîkati, doğruyu göremeyenler için, Peygamber efendimize hitaben, onların kulakları, gözleri vardır fakat îmâna ve doğru yola çağırmanı işitmezler, görmezler, onlar sağır ve kör gibidirler, buyurmuştur. Allah-ü Teâlâ, doğruyu kabul etmeyenleri, mezardaki ölülere benzetmektedir.

 

Bu benzetiş, duymak ve anlamak bakımından değil, duygusuzluk, anlayışsızlık, yani kabul etmemek bakımındandır. Hakîm Senâî hazretleri, hakikati göremeyen ve kabul etmeyenlerle alâkalı olarak şöyle bir misâl anlatır:

 

“Vaktiyle bir şehrin sâkinleri âmâ olup görmezlermiş. Zamanın sultanı da, bu şehre yakın bir yerde fil besletirmiş. Âmâ olan şehir sâkinleri, filleri merak etmişler ve aralarından birkaç kişiyi seçip oraya göndermişler. Giden heyettekiler geri dönünce, kendilerine göre fili tarif etmeye başlarlar. Filin sadece kulağına dokunan;

-Halı gibi sert yassı ve geniş bir yaratıktır der. Filin hortumuna ellemiş olan, buna îtirâz eder ve;

-Hayır, hayır, hiç de öyle değil. Bir su hortumu gibidir. Ben doğruyu söylüyorum. İçi boştur der. Filin sadece ayaklarına dokunan, diğer ikisine itirâz eder ve;

-Ey insanlar, biliniz ki o öyle değildir. O yukarı doğru genişleyen bir kolon, bir sütun gibidir der. Her biri, filin bir parçasını tanıdığı için büyük hatâlara düşmüşlerdir...”

 

Netice olarak, selîm olmayan akılların, yanıldıkları için, hakîkati, doğruyu kabul etmemeleri, uygun bulmamaları, bir kıymet bildirmez. Âmâ olanın güneşi görmemesi, güneşin yokluğunu göstermez. Bunun için, hakikati, doğruyu göremeyen ve inkâr edenlerin, bu inkârlarının bir kıymeti olmaz.

 

İnsanlar ise çoğu zaman hakk’ı olduğu gibi değil; orasını burasını eğip bükerek, kendi yanlışlarına doğru yontarak, sulandırarak, içini bâtıl unsurlarla doldurarak kabul ederler.

 Eskiden insanlığın başı peygamberlerin getirdiği haberleri hakk saymayıp, kendi bâtıl inançlarını hakk kabul etmek ve bunda taassup göstermek gibi bir tehlike ile belâdaydı. Şimdilerde günümüzde de nifak arttı, yalancılık arttı, münafıklık ayyuka çıktı, bâtıla hakk süsü verme hainliği gelişti; böylece hakk’ın ölçüsü ve şirazesi kaçtı. Herkes elindekini hakk kılıfıyla satıyor. Çünkü bâtıla açıktan talep yok. Bâtıl, işini hakk’ın gölgesinde ve hakk’ın üniformasıyla yürütüyor.

 

Hakk’ı bâtıldan, hayrı şerden, fazileti rezaletten, olgunluğu hamlıktan ayırabilmek için yegâne kıstas; dinin sesi yâni Allâh ve Rasûlünün emirleri ve tavsiyeleridir. Bu sesi yükseltmek, her müminin öncelikli vazîfelerindendir.


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


YAZARLAR

tümü

BİYOGRAFİLER

tümü
yukarı çık