• 08 Ocak 2016, Cuma 8:38
AliAKPINAR

Ali AKPINAR

Ashabın Kur?an Karşısındaki Duruşu (2)

 

Ashab da farklı seviyelerde idiler. Yaşları, işleri, anlayışları, Kur’an’a ayırdıkları vakitleri farklı idi. Ancak onların bu farklılıkları Kur’an’ı anlama ve yaşamaktan onları geri bırakmamıştır. Hepsi kapasitesi nispetinde ondan faydalanmasını bilmiştir.

 

Diğer insanlar da öyledir. İnsanların bu seviye farklılıkları Kur’an'ı anlamada da kendisini gösterir. Her insanın aynı seviyede Kur’an ayetlerini anlaması mümkün değildir ama her insanın Kur’an'dan anlayacağı pek çok şey vardır. Tıpkı maddi bir gıdanın her bedende, olumlu-olumsuz farklı etkiler doğurması gibi.

 

 Sözgelimi kimi insan, bir ayetten çokça etkilenir ve büyük ölçüde ondan yararlanır; kimi ise, ondan o kadar etkilenmez. Bu gerçeğin bilinmesi, hem kişinin haddini bilmesini sağlar, hem de "Ben ilim ehli değilim, Kur’an'ı anlayamam" deyip Kur’an'ı anlama işinden tamamen sıyrılıp kaçmasını önler.

 

Onlar Kur’an ayetleri hakkında konuşurken ihtiyatlı davranıyorlar, bilmedikleri/anlayamadıkları yerleri, bilmediklerini söylemekten çekinmiyorlar, ama en önemlisi bu konudaki eksikliklerini tamamlamak ve seviyelerini yükseltmek için çalışıyorlardı.

 

Yine onlar Kur’an’dan bir şeyler anlama ile, Kur’an’ı tefsir etmeyi ayrı tutuyorlardı. Kur’an’dan bir şeyler anlamak için çırpınıyorlar, ama Kur’an’ı yorumlama konusunda son derece ihtiyatlı ve çekimser davranıyorlardı. Onun için yüz binden fazla sahabenin çerisinde Kur’an tefsiri konusunda öne çıkanlar parmak sayısını geçmeyecek kadardır.

 

İman-İlim-Amel Üçlüsü

 

Ashabın Kur’an karşısındaki duruşunu, Abdullah b. Ömer’den gelen şu rivayet net bir şekilde ortaya koymaktadır:

 

"Vaktiyle öyle bir hayat yaşadım ki, o sıralar her birimize Kur’an'dan önce iman verilirdi. Hz. Peygambere bir sure iner inmez, o surede yer alan helal ve haramları, üzerinde durmamız gereken yerleri öncelikle öğrenirdik. Tıpkı sizin Kur’an (metnini) öğrendiğiniz gibi.” (Said Havva, el-Esas fi's-Sünne, VII, 342)

 

Bu rivayetten ashabın Kur’an’ı önce iman, sonra ilim, ardından da amel üçlüsü ile algıladıkları anlaşılmaktadır. Yani onlar önce iman ediyorlardı. Kur’an’ın Allah kelamı olduğuna inanıyorlar ve onu Yüce Yaratıcının sözü olarak ciddiyetle okuyorlardı. Onun emir ve yasakları, nefislerinin aleyhine bile olsa, hiç alışık olmadıkları bir emirle karşılaştıklarında yahut alışık oldukları bir şeyin yasaklanmasıyla karşılaşıyor bile olsalar ona iman ediyorlar, hükmüne boyun eğiyorlardı.

 

İkinci olarak onlar, inen ayetleri doğru olarak bir iyice anlamak için gayret sarf ediyorlardı. Çünkü onlara göre, bilinç olmadan onun hükümlerini okumanın bir anlamı yoktu. Bunun için kendi ana dillerinde gelen Kur’an ayetlerini yüzeysel olarak anlıyor olsalar bile, o ayetlerde derinleşmek, onların hükümlerini doğru bir şekilde öğrenmek için gayret ediyorlar, bilenlere müracaat ediyorlardı.

 

Üçüncü olarak onlar, iman ettikleri ve anladıkları ilahî hükümleri hayata geçiriyorlardı. Onlar biliyorlardı ki inen ayetlerde asıl Murad-ı İlahî, o hükümlerin gereğini yerine getirmekti. Sözgelimi onlar inen on ayeti Hz. Peygamberden alıyorlar, onların Allah kelamı olduğuna inanıyorlar, onları doğru bir şekilde anlıyorlar ve hemen ardından onların gereklerini yerine getiriyorlardı. Ancak bundan sonra ikinci bir onluğu (aşır) almaya, öğrenmeye geçiyorlardı.

 

Evet, bugün Kur’an bütünüyle inmiş durumda elimizdedir. Ancak çoğu Müslümanın durumu, Kur’an’ı okuyup anlama ve yaşama konusunda ilk Müslümanların durumunu andırmaktadır. İlk Müslümanlar, henüz ayetler inmediği için bilmiyorlardı, günümüzdeki Müslümanlar Kur’an’a karşı duyarsızlıkları sebebiyle bilmiyorlar. İlk Müslümanlar, Kur’an hükümlerini henüz açıklanmadığı için uygulamıyorlardı, günümüzdekiler ise bilmediklerinden yahut gafletlerinden onları yaşamıyorlar. Dolayısıyla ashabın Kur’an algısı, onu okuyup anlama ve yaşama metodu günümüz Müslümanları için de geçerlidir.

 

Halef b. Hişam şöyle diyerek ümmetin ilkleri ile sonrakilerinin Kur’an anlayışını özetler:"Ben Kur’an'ın elimizde bir emanet olduğu inancındayım. Bize, Hz. Ömer'in Bakara Suresi üzerinde tam on sene çalıştığı ve sureyi bitirince Allah'a şükür için kurban kestiği haberleri ulaştı. Bakıyorum da, günümüzde bir çocuk, bir çırpıda Kur’an'ın tamamını yahut büyük bir kısmını, bir harf eksiksiz okuyuveriyor! Hayır, hayır! Ben Kur’an'ın bizde bir emanet olduğunu düşünüyorum!" (Kurtubî, Tefsir, I, 40)

 

Sonuç olarak Peygamberimizi ve onun kutlu ashabını şekillendirip yetiştiren Kur’an, bizleri de aynı çizgide yetiştirmek için indiği gün gibi ter ü taze durmaktadır. Yeter ki o, doğru anlaşılsın ve ilk muhatapları gibi ciddiye alınsın, okunsun ve hayata geçirilsin. O halde Kur’an karşısındaki duruşumuzu yeniden gözden geçirmeliyiz.


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


YAZARLAR

tümü

BİYOGRAFİLER

tümü
yukarı çık