• 28 Eylül 2015, Pazartesi 0:00
AdnanGÖNÜL

Adnan GÖNÜL

ÇARE, ŞUURLU BİR ÜMMET

Mübarek Kurban Bayramının Ülkemize ve İslâm âlemine hayırlara vesile olmasını Cenab-ı Hakk’tan niyaz eder, acıların ve felaketlerin yaşanmadığı, milli beraberlik ve kardeşlik içerisinde, barışın ve hoşgörünün egemen olduğu güzel günlerin başlangıcını oluşturması umuduyla tüm okurlarımın geçmiş bayramlarını tebrik ediyorum.

 

Ümmet olma bilinci, tüm inananları kardeş yaptığı gibi, bütün insanlığın da adalet, barış ve insan haklarına saygılı bir düzende yaşamasının teminatıdır.Esasında Müslümanları birbirine bağlayan ne kadar etken varsa¸ bunları bir şemsiye altında toplayan ana unsur ümmet bilincidir.

 

     ‘’Ümmet bir inanç bloku demek. Yani aynı Allah’a, aynı Peygambere, aynı kıbleye yönelik insanların oluşturduğu bir birliktir değil mi? Ne yazık ki biz bu ana kavramları kaybettik. Ya mezhep ya ırk ön plana çıktı. Veya grup ön plana çıktı. Ümmet bütün müminleri kapsayan bir şemsiyedir değil mi? Biz ümmet bilincini ön planda tutacağımıza grup kimliğimizi, cemaat kimliğimizi ön plana çıkardık. Maalesef o büyük şemsiyenin altından çıktık. Onun için parça parça olduk. Namazda aynı kıbleye doğru yöneliyoruz ama bir ümmet olmanın ana hedefinden, gayesinden fersah fersah uzaklaştık. Neticede kendi zaaflarımızı yaşıyoruz.’’(1)

İslâm’ın hassasiyetle önem verdiği ancak yaşadığımız dönemde her geçen gün biraz daha uzaklaştığımız  ‘Ümmet olma Bilinci’nin zayıflama sebepleri konusunda söylenecek şeyler elbette pek çoktur.

 Fakat manevî boyutun zayıflamasının¸ inananların olabildiğine dünyayı daha çok önemsemeleri ve ahlakî sefahatin artmasının şüphesiz bunda pek çok etkisi vardır. Velhasıl pek çok unsurun etkisiyle ümmet bilincimizi yavaş yavaş kaybediyoruz.

 Değerlerimiz zayıflıyor ve pek çok vasfımız sadece lafta kalıyor. Buna paralel olarak ibadet şuurumuz da kayboluyor. Hatta ibadetlerimiz sıradanlaşıp¸ lezzet alamaz oluyoruz.

Görünürde bir dindarlık sergiliyoruz ama bu dindarlık içi doldurulamamış bir Müslümanlık olarak kalıyor. Bunun olumsuz neticelerini elbette hep birlikte yaşıyoruz. En basitinden¸ biz gerçek anlamda şuurlu bir ümmet olabilseydik¸ İslâm dünyası bugünkü zilleti yaşıyor olabilir miydi acaba? İslâm coğrafyasının üzerine musallat olmuş zalim idareciler kendi halklarına bunca zulümleri çektirebilir miydi? Müslümanlar kendi küçük hesaplarını bir yana bırakıp İslâm’la dertlenebilseydi¸ dünyanın her yanına dağılmış olan Müslümanların gücü böyle mi olurdu?

Elhamdülillah Devletimiz; idarecilerimiz ve halkımız sayesinde, yardımlaşmayı ve dayanışmayı esas alan Belediyelerimiz, vakıf ve derneklerimiz ile birlikte, Ensar-Muhacir ruhunu canlı tutma adına çalışarak, kalplerde var olan merhamet duygusunu tekrar harekete geçirerek, Esed zulmünden kaçan iki milyona yakın Suriyeli insanlara vatanımız ev sahipliği yapmaktadır. Cenab-ı Hakk’ın emirlerine uyulmayan ve bu nedenle tefrikanın hâkim olduğu, birbirine düşman, birbirinden şikâyetçi insanlardan oluşan toplumlarda huzur ve sükûn olmaz; eziyet, sıkıntı, kriz ve belirsizlik sürekli olarak baş göstermektedir.

 Ayet-i Kerim’e bu durumu açık ve kesin olarak ortaya koymaktadır:

 

      “Allah’a ve Rasûle itaat ediniz, birbirinizle çekişmeyiniz, yoksa dağılırsınız, böylece gücünüz, kuvvetiniz kaybolur!”(2)

 

Halbuki biz Müslümanlar ümmet şuuruyla hareket ettiğimiz dönemlerde, Allah (c.c.) bizi yeryüzünde adaleti tesis eden, milletini asırlar boyu güven ve huzur içinde idare eden büyük devletleri kurmakla şereflendirdi. Bütün insanlık hâlâ, bizim, tarihteki o adil yönetimimizden bahsetmektedir.

Bu şanlı millet; Mevlânâların, Yûnusların, Geylânîlerin, Nakşibendlerin, Hüdâyîlerin, Fâtihlerin, Akşemseddinlerin, Yavuzların neslidir. Bizim medeniyetimiz, bir fazîletler medeniyetiydi. Biz de o medeniyetin bugünkü devamı olmak zorundayız.

Zikrine engel olmamak için bir çiçeği bile koparmaya kıyamayan,ince ruhlu,zarif ve yüce karakterli Hüdâyîlerimiz, bir karıncaya bile ulu nazarla bakan ve “Yaratılanı severiz, Yaratan’dan ötürü” diyen, derin duygulu Yunus’larımız vardı.

Hazret-i Mevlânâ ne güzel buyuruyor:

“Şems (k.s.) bana bir şey öğretti:

«Dünyada bir tek mü’min üşüyorsa, ısınma hakkına sahip değilsin! Biliyorum ki yeryüzünde üşüyen Mü’min’ler var; ben artık ısınamıyorum!..”

Ebû’l-Hasan Harak?nî Hazretleri de şöyle buyuruyor:

“Türkistan’dan Şam’a kadar olan sahada bir din kardeşimin parmağına batan diken, benim parmağıma batmıştır; birinin ayağına çarpan taş, benim ayağımı acıtmıştır. Bir kalpte hüzün varsa, o kalp benim kalbimdir.”

 İşte “şuurlu ümmetin fertleri” böyle insanlardı…

Özellikle son zamanlarda plânlanan ve etnik, mezhep ve fırka farklılıklarına dayalı olarak oluşturulmak istenen ve bölgede güçlü bir Türkiye istemeyen iç ve dış düşmanların, çatışma senaryolarına karşı duyarlılığımız devam etmeli, hilecilerin hileleri ayaklarına dolaşmalıdır.

Bu sebeple Müslümanlar olarak bizler, bu çirkin saldırılar karşısında aynı ümmetin üyeleri olduğumuzun bilincinde olmalı, fiziki farklılıklarımızın ötesinde, şuurlu bir ümmetin fertleri olma duygusunu pekiştirip tek yürek olmalıyız.

Cenâb-ı Hak cümlemize, iyiliği emredip kötülükten nehyeden “ şuurlu bir ümmet” olabilmeyi lûtf u keremiyle ihsân eylesin.Amin.

Gönülden Muhabbetlerimle…

Dipnotlar:

1- Ali Rıza Temel, Ümmet Olarak Neleri Kaybettik,  Altınoluk Dergisi Eylül – 2015

2-Enfal Sûresi, 8/46.


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


YAZARLAR

tümü

BİYOGRAFİLER

tümü
yukarı çık