• 13 Ocak 2017, Cuma 7:21
AbdullahUÇAR

Abdullah UÇAR

TÜRKLER (5)

  Her devirde ve dönemde Krallar, Kisralar, İmpa­ratorlar, Pâdişah­lar, Sultanlar... “Hassa alayları”, “Fedâiler bölüğü”, “Sadık kuvvetler”, “Özel muhâfızlar...” gibi ad­lar altında yeri gelince ölecekler, canını fedâ kanını sebil edecekler ama velinimeti olan kişilere ihânet et­meyip, onları koru­yacak kuvvetleri Türklerden istihdam et­mişlerdir.

 Osmanlılar da savaşlarda Pâdişahları koru­yan bu en yakın çevredeki fedâilere, sultanına bağlı­lığı, yeri gel­diği zaman kanını ve canını hiç esirgeme­yip tereddüt­süz ölüme koştuğu için “Deliler” derlermiş. Tâbir câizse bu necip millet de İslâm’ın De­liler ordusu olmuş ve 1000 senedir delicesine bu dini korumuş ve Peygamberine delicesine âşık olmuş, tu­tulmuş, bağ­lanmış, Mecnun’un Leylâ’sına olan merbutiyeti gibi bir bağlılıkla hizmet etmiş ve inşallah kıyâmete kadar da edecektir.

 “Türkler insan şeklinde insanîyetsiz mahlûklardır” diyen(1) İngiliz sömürgeler bakanı Gladstone gibi radikal ve müfrit Türk düşmanları çıktığı gibi, “Bana göre Avrupa’da kelimenin tam anlamıyla bir millet var o da Türk Milletidir” diyen H. A. Munra Butler(2) gibi, “Türk ırkında, eski çağların irfanı ve sınırsız meziyetleri hissediliyor.

 Alınlarında kökten gelen bir asaletin aydınlığı var, an’anelerinden de aynı şey hissediliyor” diyen La Baronne Durand De Fontmagne gibi Avrupalılar(3) ve sırf Türklerin fazilet ve meziyetlerini anlattığı “Fedâil’ül-Etrak” isimli kitap yazan Câhız gibi Arap Târihçileri de mevcuttur. Türklerin farklı bir millet olduğuna şöyle enteresan bir misal:

Hekimoğlu İsmail Almanya’da yaşadığı bir hatırayı şöyle dile getirir: Almanya’da Nazilere şimdilerde dazlaklar diyorlar. Bunlardan Türkleri mutlaka Almanya’dan kovup çıkarmak isteyen fanatik birisi ile konuşur ve Türklere karşı bu düşmanlıklarının nereden geldiğini, hâlbuki geçmişte meselâ Birinci Dünya Savaşında Almanlar ile Osmanlı Türklerinin aynı safta olduklarını, yine İkinci Dünya Savaşında da Kafkas Türklerinin Stalin’e karşı savaşıp Almanlara yardım ettiğini dile getirir ve bu aşırı düşmanlığın sebebini sorar. Alman genci şöyle cevap verir: 

“Çünkü her ırk er veya geç bizim potamızda erir. İranlılar, Faslılar, Mısırlılar, Cezayirliler… Hepsi bir gün gelir biz Almanız derler ama Türkler böyle değil. Siz târih boyu esaret görmemiş bir milletsiniz. İşçileriniz fazla kültürlü ve tahsilli de değiller. Fakat sizler kiliselerimizi câmi ve okul yapıyorsunuz. Yer alıp Kur’an Kursları açıyor, örf ve adetlerinizden vazgeçmiyorsunuz. Hamburg gibi bir şehirde 23 saat oruç tutuyorsunuz. Bir ormanın kenarında sabahın köründe veya bir parkta namaz kılan varsa sorduğunuzda o mutlaka Türk’tür.

Almanya’da içki içen, meyhane çalıştıran, kumarhane işleten bir sürü Türk var, ama onlar bu süfli işleri yaparken bile Türk ve Müslüman’dırlar. Bu adamların yanında dinlerine veya peygamberlerine söv de dünyanın kaç bucak olduğu bir gör. Onun için Türkler buradan gitmeli, Almanya Almanların (veya Almanlaşanların) olmalı”(4) diyor. Yani bir gün gelip Almanya’yı ellerinden alacağımızdan korkuyorlar. Sırası gelmişken şunu da kaydedelim:

İkinci Dünya Savaşında Hitler Sovyetlere karşı Türkistan Lejyonları adlı birlikler kurmuş, başına Baymirza Hayit’i getirmiş ve “Almanya Türkiye’ye saldırırsa ne yaparsınız?” diye sormuş. Bay Mirza cevaben; “Onlar Türk, bizde Türküz. Türk Türke silâh çekmez. Böyle bir şey olursa biz Türklerin yanında savaşırız” demiş ve hapse atılmış...(5) 

Irkçılıktan Allah’a sığınırız ama daha fazla bir şey söylendiğinde hemen bazı radikaller “ırkçı” damgasını vuracağı için bu kadarla kalsın fakat bu millet gerçekten farklı bir millet. Onların içinde de Oğuz soyu, bu soyun içinde de Kayı boyu daha da bir farklı insanlardır. İşte Osmanlı bu süzme boydandır. Dede Korkut hikâyelerinde “Saltanatın Kayılara kalacağı ve kıyâmete kadar devam edeceği” bildirilir.(6) Mayaları hüsnü ahlâk ve cihat ruhu ile yoğrulmuştur. Cenâb-ı Allah’ın başka boylara değil de Osmanlılara İstanbul’u fethetme şerefini, Anadolu’yu İslâmlaştırma onurunu, Viyana kapılarına dayanma güç ve kudretini, aynı ailenin elinde dünyanın en uzum ömürlü Türk ve İslâm devletini kurup yaşatmaları nusrat ve ruhsatını bu yüzden verdiğini târihçilerden bazılar dile getirir.

Bunlardan birisi Ruhül Beyan Tefsîrini yazan İsmail Hakkı Bursevî’dir (1650-1725) ve şöyle der:  “Temiz iman ve itikatları, aşk derecesinde peygamber sevgileri, yatacakları odada Kur’an var diye ayaklarını uzatıp yatmayacak kadar Kur’an’a hürmetleri, mertlik,  cesâret ve şecâatleri sebebiyle Allah onlara (324 senesi süper güç olmak kaydıyla), 624 sene dünyayı idâre etme şerefini lütfetmiştir.”  

 

Dipnotlar:

1-Halil Halid, “Hilâl ve Haç Çekişmesi” TDV Yay. 2007 Ank. s.78.

2-H. A. Munra Butler Johnstone,  “Türkler” TDV Yay. Çev. Hüseyin Çelik, Ank. 2008, s. 11.

3-La Baronne Durand De Fontmagne, “Kırım Harbi Sonrasında İstanbul” Tercüman 1001 Temel Eser, 1977 s. 8.

4-İbrahim Refik, “Geçmişten Geleceğe Işıklar”, Albatros Yay. 5. bas. İst. 2003, s. 124.

5-Enis Berberoğlu, “Öbür Türkler”, Doğan Kitapçılık 1999, s. 91.

6-Erol Güngör, “Sosyal Meseleler ve Aydınlar”, Ötüken yay. İst. Kasım 2003, s. 29.


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


YAZARLAR

tümü
yukarı çık