• 24 Mayıs 2015, Pazar 0:00
AbdullahUÇAR

Abdullah UÇAR

Sakal

Sakal; erkekliğin alâmet-i fârikası sayılabilecek fizyolojik bir olgudur. Her çocuk buluğ çağında bir an önce sakalının çık­masını ister, hatta vakti gelmeden traş olmak suretiyle bunu çabuklaştırmaya yeltenir. Sakalı olmayan gençler genelde cinsi­yet bozukluğu olanlardır. “Erkeğin kıllısı iyiden, kadının kıllısı ayıdan sayılır” diye halk arasında sözlerde vardır. Ama her şe­yin iyisi, orta ve normal olanıdır.

Dinimizde sakal koymak sünnettir. Peygamberimizin saka­lına hiç bıçak vurdurmadığı rivayetleri vardır. Bu uygulama sadece Müslümanlara mahsus değil, bütün dünyada yaygındır. Eski Avrupalıların, özellikle de Rusların ner­deyse tamamı sakal kormuş, bakımlarını da yapmadıkları için pejmürde ve kirli bir görünüm sergilediğinden dolayı Rus Çara Deli Petro, halkına sakalını kestirebilmek için “sakal vergisi” koymuştur. Osmanlı halkı ve idarecileri sakala önem vermişler ama, zikredildiği gibi kokuşmamışlar, dünyanın hayran olduğu temizlikleri ile nezih bir hayat sürmüşlerdir. Fakat Yeniçerilere sakal bırakmak ya­saktır. Yavuz’da kendini Yeniçeri saydığı ve ismini Yeniçeri orta­sına kaydettirdiği için sakal bırakmamıştır.([1])  Yavuz Sultan Selim ve son padişah Vahdettin hariç bütün Osmanlı padişahları sakallıdır.([2]) Endülüs Müs­lümanlarının da tamamının sakallı olduğu tarihi vesikalardan anlaşılmaktadır. Hatta savaş mey­danlarında kalleşlik, korkaklık yapanların, ihanet edenlerin, cepheden kaçanların sakalını keserlermiş ki, cemiyette en ağır ve rencide edici ceza o sayılırmış.([3])

Peygamber Efendimiz sık sık: "Beni Hut Suresi kocattı, saçımı saka­lımı ağarttı"([4])       buyurur­muş. İslâm âlimleri bir gün bu söz üzerinde münazara yaparlar. Bazı âlim­ler: Bu suredeki ağır hükümlü ayetlerden dolayı Resûlüllah böyle söyledi demiş­ler. Bazıları: Bu surede anlatılan peygamber kıssaları (Peygam­berle­rin hayat hikâyeleri) kocattı derken bazıları da; Bu surede,  daha önce helâk edilen ka­vimler ve helâk sebeplerinden bahse­dildiği için Peygam­berimiz böyle derdi,  diye fikir beyan etmiş­ler.

Bu âlimlerden Ebu Ali Es-Sülemî, o gece rüyasında Resûllüllah'ı gö­rür ve o'na sorar.  Peygamberimiz: "Hayır söyle­nenlerden hiç biri değil, beni o Sure­deki ‘Emrolunduğun gibi doğru ol’" ayeti([5]) kocattı, buyurur.

Peygamberimizin özellikle son haccında saç ve sakal kılları boşa gideril­memiş, toplanmış, saklanmış ve bugün özellikle memleketimizde bu sakal-ı şerifler kudsi ve mübarek günlerde halka öptürülmektedir.([6])

Saç ve sakalın vaktinden önce ağarması, çekilen zahmet ve cefalara delil sayılır. Vaktinde ağarması ise olgunluk, ağırbaşlı­lık, tecrübelilik alameti sa­yılmıştır. Gerçi Hz. Mevlânâ şöyle buyuruyor:

“Hakikatte ihtiyar ve tecrübekâr olan akıldır. Yoksa saçı sakalı ak olan değildir.”(14574)

İçi dışına uymayan insanları İslâm münafıklıkla niteler. Bunun için za­hirde sakal koyup, sarık sarıp İslamî bir kisveye bürünüp de, iç âlemi ile, tavır ve davranışları ile ona uymayan hareketler sergilerlerse buda Müslümana yakışmayan bir tarzdır.

Mesnevi’de şöyle bir hikâye anlatılır: Hayvanların dilinden anlayan Hz. Süleyman’a bir serçe gelip şöyle der: “Ben bir ça­yırda rızkımı arıyordum. Yeşil sarıklı, sakallı, cübbeli, tespihli… bir adam geldi. Ben bu adamın dış görünüşüne bakarak bundan zarar gelmez dedim kaçmadım. Derviş elindeki sopayı vurup bacağımı kırdı” der. Hz. Süleyman kısasa hükmeder ama, serçe buna razı olmaz ve “kılık kıyafetini de değiştirsin, bir daha o giysileri giyme­sin ki, insanlar ona kanmasınlar, yani ya görün­düğü gibi olsun, yahut da ol­duğu gibi görünsün” demiş ve ka­bul edilmiş.

Köse sakallı olan Şair Nabî’yi hapse atmışlar. Üzüntü ile şiirler söyle­meye başlayınca hücre arkadaşı bir kişi de ağlamaya başlamış. Nabi yazdığı şiir ve gazellerden etkilenip ağladığını zannettiği kişiye “niçin ağladığını” sormuş, o ise şöyle demiş; “benim köyde bir keçim vardı, sakalı tıpkı seninki gibi idi. Sen şiir söylerken sakalının hareketlerini görünce o gözlerimin önüne geldi de onun için kendimi tutamadım”

Bir sakal hikâyesi daha anlatıp konuyu bitirelim: Eskiden kitaplar dik­dörtgen içinde bir çerçevenin içine yazılır, onun dışına da, kitabı okuyanların, içerdeki fikirleri açıklayan, şerh veya haşiye denen yorumları yazılırdı. Yazar kitabında; “sakal en fazla bir tutam olmalı, bir tutamdan fazla sakalı olan kişiler ahmak olur” diye yazmış. Okuyan kişi hemen sakalına el atmış ve bir tutamdan fazla olduğunu ölçünce, şunun fazlasını yan­makta olan kandile tuta­yım ve yakıvereyim düşüncesiyle ateşe uzatmış. Eli yanınca acıyla çekmiş, çekince sakalının tamamı yanmış. Kitabın kenar bölümüne şerh düşmüş: “yüzde yüz doğru bir söz, bittecrübe sabittir.”

Dipnotlar:

1- Ricaut, (V. Mehmed dönemi İngiliz Elçisinin kâtibi)“Türklerin Siyasi Düsturları” Tercü.

        1001 Temel Eser, Bas. Haz. M. Reşat Uzmen, s. 296.

2 - Lütfi Simavi, a. g. e. s. 320.

3 - Mehmet Özdemir, “Endülüs Müslümanları-Medeniyet Tarihi” TDV Yay. Ank. 1997, s.52.

4 - Tirmizî, Tefsir 56.

5 - Hûd Sûresi 112.

6 - Ö. Tuğrul İnançer, “Dinle Neyden”, İst. 2010, s. 89; A. Ragıp Akyavaş,  “Edeb Yâhû”,

        TDV Yay. Ank. 2008, s. 33-34.


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


YAZARLAR

tümü
yukarı çık