• 26 Ekim 2015, Pazartesi 0:00
AbdullahUÇAR

Abdullah UÇAR

SAHNE-İ SİYASET (5)

Siyaset sahnesinde cereyan eden cinayetlerin en vahimi ve dramatik olanı ise, koyduğu kural ve kanunlarla Kanunî lâkabı ile asırlardır anılan ve Os­manlı Sultanlarının en büyüklerinden olan Kanunî Sultan Süleyman tarafın­dan icra edilmiştir. Maalesef ve maalesef!

Peygamberimiz: “Bir şeye aşırı sevgi, hırs ve bağlılık, gözü kör, ku­lağı sağır eder, her şeyin aşırısından sakının, hayırlı olanı orta (normal) olanı­dır” buyurur.([1]) 

Şehzade Mustafa Kanuni’nin oğlu ve gelecek vaat eden, her yönüyle her­kese maşallah dedirten ve babasının ölümünden sonra Osmanlı tahtının emin ellere kalacağına, şanlı devletin şeref ve izzetine ilâveler yapacağına kesin inanılan, dolayısıyla çok sevilen bir gençtir. Ama kaderin ona ne gi­rift ağlar ördüğünü, sahne-i siyasette rolünün ne kadar kısa ve acıklı karar­laştırıldığını kimse bilmiyor.

Kanuni’nin Ukrayna  asıllı son eşi Hürrem Sultan ve ondan olma kızı Mihrimah Sultanın kocası Rüstem Paşa, siyaset kazanını fokur fokur kay­natıyor ve Hürrem Sultanın kendinden olma oğlunun Padişah olması için Şeh­zade Mustafa’nın ortadan kaldırılmasının şart olduğu düşüncesiyle akla ve hayale gelebilecek, hatta gelmeyecek, belki şeytanın bile aklına gelme­yecek duygu ve düşünceleri dile getirip, Kanuniyi tahrik edip, dünyada eşi ve ben­zeri ender görülen bir cinayetin işlenmesine ferman alırlar. “Güneşte de leke­ler vardır” sözünde olduğu gibi, Batılıların Muhteşem Süleyman dedikleri o yüce padişahın şanına sabah-ı haşre kadar çıkmayacak olan bir kara leke çal­dırıyorlar.

Ordu doğuya sefere gitmektedir. Amasya’da Vali olan Şehzadeye de Ereğli’de orduya iştirak etmesi emredilir. Uzun yıllar görmediği babasına kavuşmanın aşk ve heyecanının verdiği mutlulukla ordugâha gelip babası­nın Otağ-ı Hümayununa giren Şehzade, babası yerine ellerinde yağlı ke­mentlerle söz anlamayan, laf dinlemeyen sağır ve dilsizlerle karşılaşmış, ne kadar mü­cadele ettiyse de yenik düşmüş ve hayatının baharında, siyasi cinayet kurban­larının halkasına eklenmiştir.

Sheakspere: “İnsanlar balıklar gibi birbirlerini yiyerek yaşarlar”. de­miştir. Siyaset sahnesini temaşa ederken bu sözün ne kadar doğru olduğunu insan daha iyi idrak edebilir. Çünkü siyasette vefanın, dostluğun, arkadaşlı­ğın… çoğu zaman sadece ismi vardır. Hele hele kendisi ve kendi menfaati söz konusu olduğu zaman, çoğu kez, bu âli duygulardan eser bulunmaz. Prensip olarak hiçbir hususta genel konuşmayı ve yazmayı sevmem. Bir zümrenin bir sınıfın tamamını kötülemek, karalamak, töhmet altında bı­rakmak… bunlar hakkaniyet ölçüsüne uyan şeyler değildir. Elbette istisna­lar da vardır.

Divançe-i Ali Bey isimli mizahî lügatte dost: “fırtınalı havalarda içi dı­şına dönen şemsiyedir...” diye tarif edilmiş. Siyasette çoğu zaman dost­luklar böyle olmaktadır. 

Yine Enderunlu Vâsıf şöyle demiş:

Mâran gibi hep bir birini sokmada yâran

Bir semm-i helâhildir adı sohbet-i ihvân. . .

Yani: Günümüz sohbetlerinin adına aldanmamak gerekir. Zira bunlar na­sıl dostluklarsa, ölümcül zehirle sokmaya fırsat arayan yılanlar kadar birbirine düşman oldukları halde, bir araya gelmelerine sohbet-i ihvan di­yebiliyorlar. 

Balkan savaşlarını yerinde takip eden Fransız Ullistration Dergisi mu­ha­biri Georgos Remon ve Gazeteci Staphanne Lausanne: "Balkan savaşla­rında Türk Ordusunu Sırpların, Bulgarların veya Yunanlıların değil poli­tikanın, savaşta bile siyasi çekişme ve kıskançlıkların yendiğini" ortak ka­naat olarak belirtmişlerdir.([2])

Bulgarların Edirne’ye yaklaştıkları sırada sırf Edirne düşerse mevcut ik­tidarda düşer düşüncesiyle, Talat Paşa ve benzeri kişilerin, böyle basit siyasi mülahazalar sebebiyle, Edirne cephesine gidip askere; “siz Anadolu evladısı­nız. Gidin oraları koruyun” diye menfi propaganda yaptığı ve Şükrü Paşanın buna mani olduğu bile yazılmaktadır.([3])

“...Sırf kendileri yeniden başa gelebilmek için, ittihatçı subay ve poli­tika­cıların askeri savaşmamaya teşvik ettikleri, bunun için eratın arasında menfi propaganda yaptıkları, hatta levazımda görevli olanların, yanlış cephane göndererek cephelerin çökmesine sebep olacak kadar çirkin cina­yetlere teves­sül ettikleri de söylenmektedir.”

Siyasi  arenada hiç kural tanımayıp Osmanlı Devletinin kısa zamanda yı­kılmasına sebep olan, “İttihatçı ileri gelenleri devletin bütün önemli mev­kilerini tutmak istemişler, Enver ve Cemal Beylerin, rütbeleri tutar hale geti­rilmek için, Trablusgarp ve Balkan harplerindeki başarıları sebebiyle ikişer rütbe birden terfi ettirilerek, 1914 yılı Ocak ve Mart aylarında Har­biye ve Bahriye Nazırlıklarına getirilmişlerdir. Maliyeye de Selanikli Cavit Bey ve Şeyhülislâmlığa da Hayri Efendi getirilmiştir...  Bu arada Yıldız sarayından çıkan jurnaller incelenmeye başlandı. Pek çok vatan kahramanı sayılan kişi­nin ispiyonlarına da rastlanınca jurnal evrakları toptan yakıla­rak imha edildi...”([4])  (yazı devam edecek)

 

Dipnotlar:

[1]- Ebû Dâvûd, Edeb 125, (5130).

2- İlhan Bardakçı, “İmparator­luğa  Veda”, Hülbe Basımevi 1985, s. 387.

3- Tarih ve Düş Dergisi, Kasım-Aralık 2001, s. 57.

4- Sait Halim Paşa, “Buhranlarımız ve Son Eserleri” M. Ertuğrul Düzdağ, İz Yay. s. 17.


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


YAZARLAR

tümü
yukarı çık