• 05 Ağustos 2017, Cumartesi 8:58
AbdullahUÇAR

Abdullah UÇAR

Osmanlı?ların Gururları ve Tevâzuları

Gurur ve Tevâzu:

Gurur şeytanın tevâzu müminin vasfıdır. Rivâyetlere göre, Peygamber Efendimiz Mekke’yi fethedip şehre girerken, gurur ve kibir olmasın diye bi­nitinin eğerine değecek şekilde eğilerek girmiş(1) ve şöyle buyurmuştur: 

 “Kim Allah için mütevâzı olursa, Allah onu (maddî ve mânevî yönden) yükseltir ve yüceltir. Kim de gururlu ve kibirli olursa Allah onu alçaltır (Şeytan gibi burnunu sürter).”(2)

Bu sebeple mümin gururlu ve kibirli olamaz, olmaması gerekir fakat Osmanlılarda insandır, azda olsa hataları olmuştur.

Cenâb-ı Allah bir âyet-i celilesinde şu ölçüyü vermektedir: “Muham­med, Allah'ın Resûlüdür. Onunla beraber olanlar, inkârcılara (kâfirlere) karşı çetin, birbirlerine karşı da merhametlidirler.”(3)

Yüce Rabbimiz Maide Sûresinde yine şöyle buyurur: “Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse, (bilin ki) Allah onların yerine öyle bir top­luluk getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allah'ı severler. Onlar mü­minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı güçlü ve onurludurlar. Allah yolunda cihad ederler. (Bu yolda) hiçbir kınayıcının kınamasından da korkmazlar. İşte bu, Allah'ın bir lütfudur. Onu dilediğine verir. Allah lütfu geniş olandır, hakkıyla bilendir.”(4)

Bazı müfessirler bu âyette işaret edilen kavmin Osmanlı olduğu kanaa­tine varmışlardır.(5) Osmanlı bu ölçüye uymuş, kâfirlere karşı devamlı dik durmuş, güçlü olmuş, onlar karşısında eziklik ve zafiyet göstermemiş, Haçlı Âlemi karşısında İslâm Âleminin lideri ve rehberi olduğunun bilincinde dav­ranmış, Müslümanlara karşı son derece mütevâzı, yumuşak ve suhuletli ol­muş, kâfirlere karşı ise İslâmın izzetini tezahür ettirmiştir.

 

Meselâ; Müslüman devletlerin elçilerinin ayağına kalkıyorlar, büyük bir izzet ve ikramla muâmele ediyorlar, kâfir elçilerinin ise ayağına kalkmıyorlar. Çünkü onlar Os­manlıyı ve İslâm’ı hor ve hakir görüyorlar. Peygamberimiz “kibredene kibretmek de sadakadır”(6) buyurur.

Osmanlı sultanları Batılılara yazdıkları mektuplarda gâyet celâlli, güç ve kudret telkin eden cümleler kullanırlar, iç alemde ise gâyet mütevâzı ve alçak gönüllü davranırlardı. Bunun sebebi de yukarıdaki âyet ve hadislerdir. Meselâ Kanûnînin Avrupa krallarına yazdığı mektuplar okunurken, insan haşyet ve dehşete kapılıyor, tüyleri ürperiyor, ama aynı Kanûnî “Bende-i Huda Süley­man Han-ı bî-riya” (Allah’ın riyasız kulu-kölesi Süleyman) diye imza atıyor.  

 

Osmanlı’da Tevâzu:

Yukarıda zikredildiği üzere Osmanlı kâfirlere karşı celâlli durmuş ama hakikatte tevâzuda sınır tanımamıştır. Osmanlının ilk dönemlerinde yapılan bazı câmilerin dış kapısından eğilmeden, iki büklüm olmadan girmek müm­kün değilmiş. Allah’ın evine, Allah’ın huzuruna giriyoruz, hürmet ve tazimle girelim diye kapıları mahsustan engin yaparlarmış.

Hammer, Osman Bey’in kendi elleriyle fakirlere yemek dağıttığını, ga­zilerine ikramlarda bulunduğunu, miras bırakmadığını, zaten bırakacak bir şeyinin de olmadığını yazar.(7) A. De Lamartin der ki; “Osman Bey’in mirası bir süvarinin silâhları ve bir çobanın aletlerinden başka bir şey değildi.”  

Sultan ll. Murad miras bırakmamış ve mezarının üzerine türbe yapılma­sını da istememiştir.(8) Oğlu Fâtih, İstanbul’a girince mücâhidlerine verdiği fetih ziyafetinde gazilerine bizzat kendi eliyle yemek dağıtmıştır.(9)

Hester Donaldson Jenkins der ki; “Türkler güçlerinin zirvesinde olduk­ları Kanûnî döneminde bile sâde bir halktı.”(10) Gerçekten Süleymaniye, Seli­miye, Sultan Ahmed gibi câmileri yaptıran insanların yani güçlerinin en zirve döneminde oldukları yıllarda bile bir köy görünümünde olan Topkapı Sara­yından dünyayı yönetmeleri, tevâzudan başka bir kelime ile izah edilmesi mümkün değildir.

 Suraıya Faroqhı’nın ifadesine göre; gâyet mütevâzı olduk­ları, debdebe ve şaşaa budalası olmadıkları için Muhteşem Süleyman, Süley­maniye Câmiini yaptıracağında “çok müzeyyen ve mutantan olmasın, sâde ve sağlam olsun” diye ferman etmiştir.(11) 

Dipnotlar:

1- Mecmeu’z-Zevâid c. 6, s. 169; İbni Hişam, Sire 4, s. 47.

2- Heysemi, Mecmau’z-Zevâid, c. 10, s. 325.

3- Fetih Sûresi, 29.       

4- Mâide Sûresi, 54.

5- Said Nursi Hazretleri bunlardan biridir.

6- Heysemi, Mecmau’z-Zevâid, c. 10, s. 325.

7- Hammer a. g. e. s. 89, 110.

8- Yılmaz Öztuna, “Büyük Türkiye Târihi”, Ötüken Yay. 1977, c. 2, s. 429.

9- İsmail Hâmi Dânişmend,“Târihi Hakikatler”,Tercüman Gazetesi Yay.1979, c. 2, s. 204.    

10- Hester Donaldson Jenkins, a. g. e. s. 4.

11- Suraıya Faroqhı, “Osmanlı Kültürü ve Gündelik yaşam”, Târih Vakfı yay. İst. 2005, s. 158. 


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


YAZARLAR

tümü
yukarı çık