• 11 Aralık 2017, Pazartesi 7:23
AbdullahUÇAR

Abdullah UÇAR

OSMANLIDA HURÂFELER, BİD’ATLAR (7)

Âdemoğlu zayıf yaratılmıştır, yıllardır özellikle cumhuriyet döneminde bu kadar mücâdele yapıldığı halde bir türlü kökü kazınamamıştır. Eskiden şimdiki gibi saklı gizlide değil, İstanbul’da cincilerin, üfürükçülerin, muska­cıların, hüddamcıların hususi semtleri dükkânları varmış.(1)

Hoca olmadığı halde hoca denen, büyücü geçinen, si­hir yaptığını söyle­yen, gaipten güya haber veren, dinle alakası olmayan şeyleri din adına yapan, satan şarlatanların yaptıkları da hurâfe ve kandırmaca’dan başka bir şey değil­dir. Birkaç misal daha:

Cumhuriyetin ilk yıllarında Hacıbayram Câmiinin tepesine yuva yapan leyleklerin dışkıları, geçimsiz kocalara yedirilse sulh ve sükun hâkim olurmuş diye hurâfe çıkarmışlar, etraftan bazı esnaf yıllarca o leylek pisliklerini çok büyük paralara satmış, karaborsaya düşmüş ve birçok kişi bu şifalı haplardan) !) zengin olmuştur!..(2)

Hurâfeler, Suriye’nin Halep şehrine girenler, ayakkabılarını çıkarıp Halep kale­sine gösterirlerse Şark çıbanına yakalanmayacaklarına inanılırmış,(3) Dişi ağrıyan bir kişi mezarlığa gider, bir mezar taşını ısırır ve ardına bakmadan geri gelirse, diş ağrısı kesilirmiş. Bir evden ölü çıkarsa, o evdeki su kapları boşaltılmazsa, Azrail tüm sulara elini değdiği için biri daha ölebilir, ölü yı­kandıktan sonra kazan ters çevrilmezse bir kişi daha Azrail’in hışmına uğrar­mış.

Bazı türbelerin toprağından çıkan solucanları yiyen kadınların kısırlığı geçermiş. Evde kalmış kızlar türbeye gidip "kilit açma" tâlimleri yaparsa, hemen kısmeti çıkarmış ve daha nice hurâfeler!..

İlmî yönden de maalesef insanlarımız “dünyayı öküzün boynuzu üze­rinde durduğuna” inanacak kadar cehalet ve karanlıklar içinde kalmışlar. Ta Cumhuriyetin ilk yıllarına kadar devam eden bu anlayıştan dolayı merhum Ferid Kam’a birisi bu durum sormuş ta, o şu veciz cevabı vermiş:

Ne teaccüp ediyorsun buna dünya derler

Duyulan herzelere onda nihâyet yoktur

Yerin altında öküz var mı dedi bir meczub

Onu bilmem dedim üstünde fakat pek çoktur

Fakat “denize düşen yılana sarılır” diye bir atasözü vardır. İnsanlar dara düşünce, çaresiz sıkıntılarla karşılaşınca bu tür hurafi faaliyetlerden bile me­det umar hale geliyor. Cumhuriyetin kurucusu, lâikliğin bânisi ve hayatını yobazlık ve bağnazlıklarla mücâdele içinde geçiren Mustafa Kemal bile, son zamanlarında, Savarona Yatında ateşler içinde yatarken Kılıç Ali’ye “Annene sor bakâlim, ateşimi geçirecek bir ev ilacı biliyor mu” dediği, Kılıç Ali’nin annesinin gönderdiği gül sirkesine doktorlardan çok güvendiği, târihçilerin ve Can Dündar’ın rivâyetleri arasındadır.(4)

Yobazlık ve Bağnazlıklar

İşin en garibi de o günün aydın olması gereken insanların da bu hususta avama uyması ve onlardan önde gitmesidir. Aydın Vâlisi Çengel Oğlu Tahir Paşa, görevli memurlardan birini kendi aleyhine faaliyetlerde bulunduğunu rüyasında görüyor ve cezalandırıyor. Kadı efendi sebebini sorunca rüyasını anlatıyor, bu olay üzerine kadı İstanbul’a kaçıyor ve Şeyhülislâmdan yerinin değiştirilmesini istiyor.

Sebebi sorulunca; “Efendim rüyayı görende, tâbir edende, adamı cezalandıran da vâli bey; yani aynı kişi, yarın benimle ilgili de bir rüya görmeyeceğini nasıl garanti edebiliriz?” demiş.(5)

Şöyle bir latife de anlatılır: Sultan 4. Murad bir sabah av için saraydan çı­kınca kapı önünde bir Bektaşî dedesini görür ve “bu sabah ilk gördüğüm kişi sensin. Uğurlu isen iyi bir av yaparım, aksi halde kelleni vurduracağım” diye takılır ve hiçbir şey avlayamadan saraya dönmüş ve dedenin cezalandırılma­sını emretmiş, dede “Sultanım bu nasıl uğurlu-uğursuzluk? Sen beni görüyor­sun tavşanlar kurtuluyor, ben seni görüyorum kellem gidiyor” deyince Sulta­nın hoşuna gitmiş ve affetmiş.

Rütbeli ama câhil ve bağnaz birisi uzun zaman yeni rütbe alamaz ve cin­cileri, üfürükçülere müracaat eder, muskalar yazdırır, cevşenlar takarak saraya gider. Olacak bu ya kısa zaman sonra yeni rütbe alır, anlattığı kişiler ısrarla muskanın içinde ne yazılı olduğunu öğrenmek isterler ve açıp bakarlar ki; “Dünyada dört ayaklı hiçbir hayvan yaratılmamıştır ki, Allah rızkını vermemiş olsun!” Mealindeki âyet yazılı imiş.(6)

Dipnotlar:

1- A. Ragıp Akyavaş, “Asitane-ll”, TDV Yay. Ankara 2000, c. 2, s. 109.

2- A. Ragıp Akyavaş, “Çalar Saat-2” TDV Yay. Ank. 2010. s. 334.

3- Münevver Ayaşlı, “Geniş Ufuklara ve Yabancı İklimlere Doğru”, Timaş Yay. İst. 2003, s. 12.

4- Milliyet Gazetesi, 24. 05. 2002.

5- Önder Göçgün, “Şâir Eşref”, Kültür Bak. Yay. Ank. 1988, s. 5.   

6- A. Ragıp Akyavaş, “Asitane-ll”, TDV Yay. Ankara 2000, c. 2, s. 108.


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


YAZARLAR

tümü
yukarı çık