• 24 Ocak 2018, Çarşamba 7:54
AbdullahUÇAR

Abdullah UÇAR

OSMANLI VE TARİH DÜŞMANLIĞIMIZ (3)

Cumhuriyetin ilk dönemlerinin meşhur Millî Eğitim Bakanlarından Hamdullah Suphi Tanrıöver; bu utanılacak işlerin yeni rejimin oturması için, eski dönemin karartılması gerektiğinden dolayı yapıldığını itiraf etmiş ama bunlar karartmamışlar, katletmişlerdir.(1)

Solcu kimliği ile tanınan Kemal Tahir, uzun yıllar süren Osmanlı araş­tırmalarından sonra kendisine empoze edilen târih ile kendi araştırmaları neti­cesi öğrendiklerini karşılaştırınca şu çok önemli değerlendirmeyi yapıyor: “Târihi çalınmış bir milletin çocuklarıyız. Câmi avlusunda bulunmuş çocuk şuursuzluğu içinde çırpınıyoruz.”

Meşhur târihçi Bernard Lewis târihin önemini şu sözleri ile dile getir­miştir: “Bir milletin imhası, nesillerini mâzisinden, târihinden ve bilhassa millî ve manevî değerlerinden koparmakla mümkün olur.”(2)

Avrupa Roma’yı yakan Neron’a, Engizisyon mahkemelerinde 300 bin’i diri diri yakmak veya toprağa gömmek sûretiyle çoğu ilim adamı milyonlarca insanı işkencelerle öldürten papa ve papazlara, mezhep ayrılığı yüzünden bir gecede on binlerce Protestan’ın öldürüldüğü Saint Barthelemy katliamlarını gerçekleştirenlere, açlıktan ölen insanlar için “ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler” diyecek kadar halkının dertlerine yabancılaşan Mari Antuanete, çı­kardığı savaşlarda 5 milyon kişinin ölümüne sebep olan ve ayak bağı olma­sınlar diye kendi yaralılarını zehirli iğnelerle öldürten Napolyon’a, milyonla­rın ölümüne sebep olan Hitler, Mao, Lenin, Stalin gibi zâlimlere geriye dönüp sövmekle vakit geçirmiyor.

Devamlı ileri atılıyor, koşuyor, yarışta geri kal­mamak için ne gerekirse yapıyor. Batılı bu zaman marato­nunda ipi göğüsle­menin azmi ve heyecanı içinde iken biz, durup geri dönmüşüz ve bir asırlık bir zaman dilimini ecdâdımızı kötülemekle, onlara sövmekle, onlara iftiralar atmakla harcamışız.

Prof. Dr. Beynun Akyavaş’ın iki makalesinden iki pasaj aktarayım da; Avrupa’da ve bizde ecdada saygının ne olduğunun kıyasını siz değerli okuyu­cularıma bırakayım:

 “...Babam merhum Ragıp Akyavaş bizlere İstanbul’u dolaştırır ve târihî yerleri anlatır ve sevdirmeye çalışırdı. Bir gün Yavuzun türbe­sini ziyaret etmek istedik. Ziyaret yasakmış. Koskoca Ya­vuz’un türbesi neden ziyaret edilmesin? Neden olduğunu hâlâ anlamamışımdır. Türbedar yaşlı bir adamdı. Kırmadı, kapıyı açtı. İçimdeki heyecanın isyana dönüşü bugünkü gibi aklımda­dır. Camı çerçevesi kırılmış bir türbenin ortasında üzeri güver­cin pisliğiyle kaplanmış bir sanduka!.. Hani o, Yavuz’un İbni Kemal’in atının ayağından sıçrayan çamurla lekelenen kaftanı için “Ulemâ atı ayağından üzerime sıçrayan çamur bâis-i mübahatımdır (benim için şereftir). Ba’delvefat (vefatımdan sonra) sandukam üzerine örtsünler” buyur­duğu kaftan…”(3)

 Şimdi bir de hayalperestliği yüzünden yukarıda da zikredildiği üzere 5 milyon Fransız askerinin kanına giren, tek bir Moskova Seferinde 19 Ekim 1812 de 600 bin kişilik ordusu ile Niemen Nehrini geçen ve 12 Aralık 1812 de aynı nehri 50 bin kişi ile geçen, yani 550 bin askerini Rusya steplerinde harcayıp dönen Napolyon’un(4) kabrini de aynı yazar şöyle anlatır:

“...Napolyon’un gömülü olduğu kilise. Kapıdan girince koskoca bir yazı: “Saygılı ve sessiz olunuz. Şapkalarınızı çıka­rınız”. Fransız, yabancı, kadın, erkek, yaşlı, genç, meraklı bakış­larla dolaşıyor, fısıldayarak konuşuyorlar. Kilise haç şeklinde düşünülürse tam ortası, yani kubbenin altı derin bir havuz gibi oyulmuş ve etrafı mermerden bir parmaklıkla çevrilmiş. Napolyon’un mezarını görebilmek için aşağıya eğilerek bakmak zorundası­nız. Halk arasın­daki rivâyetlere göre plan ziyaretçilerin impara­torun önünde eğilmesini temin etmek için bilhassa böyle yapıl­mış...”(5)

Hamdullah Suphi Tanrıöver Millî Eğitim Bakanı iken Yu­goslavya'nın en büyük şâirlerinden Tatelesko'yu İstanbul’a davet etmiş. Şâir programlar sona erince Kanûnî Sultan Süleyman'ın Türbesini ziyaret etmek istemiş. Türbenin kapalı olduğunu görünce şöyle demiş: "Târihi olmayanlar millî birlik ve be­raberliklerini sağlayabilmek, gençliğine bir gaye ve ideal verebilmek için efsaneler uy­durdukları bir dönemde, sizin buraları kapalı tutmanız ne kadar abes…”(6)

Dipnotlar:

1-İbrahim Refik, “Târih Şuuruna Doğru-3”, Albatros Yay. İst. 2001, s. 111.

2-Tekin Kılıç, “Osmanlıdan Torunlarına Hayat Düstûrları”, Gelenek Yay. İst. 2011, s. 46.

3-Beynun Akyavaş, “Seni Seven Neylesün?”, TDV. Yay. Ankara 1995, s. 132.

4-Ali Çimen-Göknur Göğebakan,“Târihi Değiştiren Savaşlar”, Timaş Yay. İst. 2010, s.208,248.

5-Beynun Akyavaş, “Seni Seven Neylesün?”, TDV. Yay. Ankara 1995, s. 136.

6-Zafer Dergisi, sayı 225, s. 7.


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


YAZARLAR

tümü
yukarı çık