• 27 Ocak 2020, Pazartesi 8:47
AbdullahUÇAR

Abdullah UÇAR

Osmanlı Medeniyetine Su Medeniyeti Denir (4)

...Yeni ordu teşkilatının tatbikinden itibaren inşa edilmiş olan büyük kışlaların yanında, Türk hükümetleri askeri has­taneler tesis etmiştir.  Bir gün Üsküdar Hastanesinde vazifesi olan bir Frenk hekimini görmeye gittim.  Bana koğuşları gez­dirdi.  Çok iyi bakıldığına dikkat ettim.  Fakat en fazla hayran olduğum cihet, takriben kırkı bulan hastaların fevkalade olan vücut temizliği idi. 

Kışlaların ya içinde yahut yanı başında mutlaka bir cami ile hamam vardır.  Hasta askerler, vücutlarında takat ol­dukça bunlara devam etmemeyi cinayet sayarlar. 

Yüzler, eller, ayaklar tertemiz.  Yamalı kıyafet pek az ve hele kirlisi hemen hiç yok.  Bütün içtimai sınıflar arasında umumi bir hürmet ve riayet manzarası göze çarpıyor.” (1)

Osmanlının aşkı, zevki, felsefesi, duygu ve düşünce dün­yası su ile mayalanmıştır. Bu sebeple dünyanın en güzel bel­desini ki; denizlerin kucağında, boğazların yamacında, Ana­dolu’yu kendilerine yurt edinmişler ve Akif merhumun tabi­riyle şöyle vasiyet etmişlerdir:

Enbiya yurdu bu toprak; şüheda burcu bu yer;

Bir yıkık türbesinin üstüne mevlâ titrer!

Dışı baştanbaşa bir nesl-i kerîmin yâdı,

İçi boydan boya milyonla şehit ecsâdı.

Öyle meşbû-u şahadet ki bu öksüz toprak:

Ohhh, bir sıksa adam otları, kan fışkıracak!

Böyle bir yurdu elinden çıkaran nesl-i sefil,

Yerin üstünde muhakkar, yerin altında rezil!

. .  .  .  . 

Delikanlı incitme ceddini Allah’ı seversen

Milyarla şehidin ebedi varisisin sen

Şair Nedim bir çakıl taşına bütün Acem mülkünü (İran’ı) feda etmiş,

Bu şehri Stanbul ki bî misli bahâdır.                    

Bir sengine yek pâre Acem mülki fedâdır. 

Bir gevher-i yekpâre ki iki bahr arasında. 

Hurşîd-i cihan tâb ile tartılsa sezâdır. 

Yani: “Bu İstanbul şehrine değer biçilemez.  Bir taşı bütün İran topraklarından daha kıymetlidir.  İki denizin ara­sında öyle emsalsiz bir mücevher ki; Cihan güneşinin tera­zisi ile tartılmaya lâyıktır. ”

Rahmetli Necip Fazıl ise İstanbul’un güzelliğini, denizini, boğazını, sularını, maddi ve ma­nevi değerini şu sözleriyle ne güzel dile getirir:

Ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar

Onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar

O İçimde tüten bir şey, hava, renk, eda iklim

O benim zaman, mekân aşıp gelmiş sevgilim

Çiçeği altın yaldız, suyu telli pulludur

Ay ve güneş ezelden iki İstanbulludur

Denizle toprak yalnız Onda ermiş visale

Ve kavuşmuş rüyalar Onda Onda misale. 

Ağaçlardan suyu en çok sevenlerden biri de çınardır.  Çı­narın bir özelliği de çok uzun ömürlü olmasıdır.  1000-1500 sene ayakta kalanlarının olduğu rivayet edilmektedir.  Os­manlı da Çınarı çok sevmiş, çok dikmiş, iyi bakmış, ona bir kutsiyet izafe etmiş, Devlet-i Ebed Müddet düşüncesiyle kur­dukları Devlet-i Âliye’nin çınar gibi uzun ömürlü olmasını istedikleri için çınarı çoğu yerde rumuz olarak kullanmışlar, kendilerine simge yapmışlardır. 

Osmanlının dünya edebiyat ve sanat literatürüne kazandır­dığı bir başka sanat ve edebiyat dalı ise “Ebru” dur.  Ab: Su, Ruy: Yüz.  Ebru: Su yüzü manasına gelir. Su üzerine gül motiflerinin işle­nip kâğıda alınması olarak icra edilen Ebrû sanatı; dünya sanat ve estetiğine, 15. Yüzyılda Osmanlıların bir hediyesidir. (2)

Bugün Bazıları Unutulmakla Beraber, Anadolu’da Suyla İlgili İnançlar:

Su üzerinden geçeni büyü tutmaz. 

Yeni ev yaptıran kişiye hediye olarak Kur’an, ayna, ve su götürülür. 

Gelin yeni evine girerken içi su dolu testiyi kırarak girer. 

Hamile kadının, kolay doğum yapmış birinin elinden su içerse kendi doğumunun da kolay olacağına inanılır. 

Suyun mübarek ve mükerrem bir nesne olduğunu kabul eden Osmanlı’da, saygı ifadesi olarak su içilirken el alına konurdu.

Su ona hürmeten ağır ağır ve üç yudumda içilirdi. 

Osmanlıda köylerde bile her ailenin yolda, belde, dağ ba­şında mutlaka bir suyu azda aksa bir pınarı olması töredendi. 

Yolcunun ardından hayırla, uğurla gitmesi için su dökü­lürdü. 

Evliyaların ve bilge kişilerin mezarları mutlaka su kenarla­rında olurdu. 

Su ikram edenlere “Su gibi aziz ol” derlerdi. 

Ocaklardan, tekke ve türbelerden okunmuş su verilirdi. 

İyi, âlim, fazıl birinin elinden su içmekle kişinin ahlakının güzelleşeceğine inanılırdı. 

Anadolu’da yine dilekler, istekler bir kâğıda yazılır ve bir akarsuya bırakılırdı. 

Dipnotlar:

1- Ahmet Gürkan, a.g.e, s. 209.

2- Fatma Betül Koyuncu, “Su Medeniyeti Sempozyumu”, KOSKİ

Büyükşehir Bel. 2009 Konya, s. 335.


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık