• 21 Ocak 2015, Çarşamba 8:30
AbdullahUÇAR

Abdullah UÇAR

KERAMET-1
Derviş olan âşık gerek, yolunda hem sadık gerek Bağrı anın yanık gerek, can gözleri açık gerek Alçaktan alçak yürüye, toprak içinde çürüye Aşk ateşinde eriye, altın gibi sızmak gerek                 Niyazi Mısrî   Derman aradım derdime derdim bana derman imiş Burhan aradım aslıma aslım bana burhan imiş Sağ u solum gözler idim dost yüzünü görsem deyu Ben taşrada arar idim ol cân içinde cân imiş Savm u salât u haccile sanma biter zâhid işin İnsan-ı kâmil olmağa lâzım olan irfan imiş     Niyazi Mısrî   Veli: Dost, yakın, seçilmiş… gibi manalara gelir.  Evliya; onun çoğuludur ve dostlar manasına gelir. Evliyaullah; Allah’ın dostları manasınadır ve geç¬mişte bu konuyu işledik.    Allah(c.c.); peygamberlerine, dostlarım dediği evliyalara ve bazı insanlara fevkalâde (olağanüstü) durumlar, olaylar göstermele¬rine müsaade eder. Bun¬lardan peygamberlerin gösterdiklerine “Mucize”, evliyaların gösterdiklerine “Keramet”, müminlerden muttaki ve mütedeyyin olanların gösterdiklerini “Feraset-İleri görüşlülük”, imansızların gösterdiklerine “İstidraç”, kâfir ve müşriklerin gösterdiklerine de “Sihir” denir. Yine illüzyonist denen bazı in-sanlarda, değişik teknik ve taktikler kullanarak, el çabukluğu hususunda me¬leke kesbederek enteresan şeyler göste¬rebilmektedirler.   Keramet fıkıhta dini bir delil kabul edilmez. Gerekli de de¬ğildir. Sahipleri onu canları istedikleri zaman ve istedikleri yerde gösteremezler. Gerçek ehlûllah bundan şiddetle imtina etmişlerdir (kaçınmışlardır). Hatta keramet göstermeyi, kadınla¬rın muayyen zamanlarda kullandıkları bezleri ağyara gös¬terme¬leri kadar ayıp telâkki etmişlerdir. Ama bir dar zamanlarında, icap ettiği durumlarda Allah’ın takdiri ile cereyan eden fevka¬lade şeylere de mani ola¬mamaktadırlar.    Nitekim Yakup Pey¬gambere; “oğlunun Mısır’dan gelen koku¬sunu duyuyorsun da, burada yakınında kuyuda iken feryatlarını neye duyama¬dın” demişler, o şöyle cevap vermiş; “biz her şeyi istediğimiz zaman yapma ve bilme gücüne sahip değiliz, bizim halimiz, zifiri ka¬ranlıkta şimşek çakınca bir an görüvermeye benzer. Rabbim gösterirse görürüz, duyurursa duyarız, bildirirse biliriz, aksi mümkün olmaz”( )     Nitekim büyük evliyalardan Beyazid-i Bestami’ye; “falan uçuyor” de¬mişler, o; “sineklerde uçar” demiş, “suda yürüyor” demişler o; “yengeçlerde yürüyor” demiş, “tayyi mekân yapı¬yor, uzak mesafelere bir anda varıyor” demişler, o; “şeytanda aynı şeyi yapabiliyor, dininizi inanarak yaşayın, bazı gösteri¬lerle dindar olunmaz” demiş.    Müritleri Beyazid’e “postundan (üstünde namaz kıldığı deriden) bir parça ver de, yanımızda taşıyalım” demişler, o; “siz böyle düşünürseniz, postumdan parça alma değil, benim derimi yüzüp içine girseniz yine adam olmazsınız” demiş.( ) Bir huzurunda cezbeye gelip bağırıp-çağıran, değişik hareketler yapanlar için; “çıkarın şu gabihleri (ahmakları) meclisimizden” emrini vermiştir.( )    Gerçek tasavvuf ve tarikatta keramet şart ve gerekli olan bir şey değildir. Nitekim evliyaullâh’ın büyükleri; “El-kerameh, hüvel istikameh” yani keramet hak ve istikamet üzere yürümek ve yaşamaktır buyurmuşlardır.   Sultan lll. Selim kendisi de Mevlevi olduğu ve şeyh Galibi çok sevdiği için bir gün başını onun dizine koymuş ve “Şeyhim Pirimizin (Mevlânâ’nın) bir kerametini anlatsan” demiş bunun üzerine Galip: “Sultanın daha ne ke¬rameti istersiniz. Üç kıtanın hâkimi Osmanlı sultanı benim gibi onun aciz bir dervişinin di¬zine başını koymuş, bundan büyük keramet mi olur” der.( )  Kita¬bımızda sık sık zikri cemili geçen Konya’nın gönül erlerin¬den Hacıveyiszade Mustafa Efendi de öyle dermiş: “Oğlum, bugünün evliyasının kerameti hizme¬tidir.”( )  Gerçek veliler için keramet mümkündür, vardır, buna imanımızda vardır, ama sah¬telerinin, kendini besletenlerin, dini istismar edenlerin, saf Müslümanları kandıranların şerrinden de Allah hepimizi emin eylesin. Gerçek veliler İmam Gazalî döneminde bile o kadar az bulunurmuş ki; o büyük âlim şöyle demiş: “gerçek şeyhi bulsam ayaklarını öperim ama, onlar kırmızı el¬mas kadar nadir        bulu¬nuyor.” Mesnevi şarihlerinin (şerhedenlerin)  en büyük¬lerinden olan İsmail Hakkı Dede’de bunlardan o kadar yılmış ve tiksin¬miş ki, şöyle yazmış:    Destarı kubbe denlû Yok dini habbe denlû Surette Hızır ü İlyas Sirette azlem-i nâs      Dipnotlar: 1- Tahirül Mevlevi, a. g. e. c. 11, s. 849.  2- Tahirül Mevlevi, a. g. e. c. 1, s. 45;   Niyazi Özdemir, “Mevlânâ Gül¬destesi”, Büyükşehir Bel. Yay. no 7, s. 8.     3- Sur Dergisi, sayı, 251, s. 25.   4- Refi Cevad Ulunay, a. g. e. s.194.  5- Ali Ulvi Kurucu, Hatıralar-1, M. E. Düzdağ, Kaynak Yay. 2007, İst. s.207.    

MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


YAZARLAR

tümü
yukarı çık