• 18 Eylül 2018, Salı 9:01
AbdullahUÇAR

Abdullah UÇAR

KAHVE VE KAHVEHANELER (1)

Türlü türlü dert için vardır devası kahvenin

Hem sezâdır ki, yapılsa bin senası kahvenin

Bir beyaz fincan içinde her öğünde bir kerre

Şürbedenler niçin olsun mübtelâsı kahvenin

Kahve esved, kâse ebyad, kâkül-i sîm ten gibi

Bir acep lezzet verir kalbe sefası kahvenin

Kırk kadem yoldan dahi duysam beni bir hoş eder

Kavrulurken, çevrilirken, rayihası kahvenin

Veysel Karanî; Peygamberimizi görebilmek için ta Yemen­den yürüyerek Medine’ye gelen, adı bugün bile dillerden düş­meyen, ilâhi ve kasideleri söyle­nen ehlûllahtan evliyaullahtan bir zattır. İnançlı ve ihlâslı bir mümindir. Çok fakir ve deve çobanlığı yapan birisidir.

Yemen dağlarında biten bu kahve bit­kisini kaynatıp içtiğinde, daha diri, daha canlı olduğunu ve geceleri uykusunu geciktirdiği için daha fazla Rabbine ibadet imkânı bulduğunu fark eder. Ondan başkaları öğrenir, böylece kahve dünyaya yayılır. Rivayet böyledir. Bugün her ne kadar Güney Amerika devletleri ve başka yerlerde de kahve yetiştirili­yorsa da, en kaliteli kahve Yemen kahvesidir.

1554’lü yıllarda Yemen Valisi Özdemir Paşa Kanuni Sultan Süleyman’a ve üst düzey bürokratlara kahve gönderir. Böylece Osmanlı halkı arasında da kahve kullanımı başlamış olur. İlk zamanlar medrese mensupları karşı çıkar, tasavvuf ehli ise Vey­sel Karani’ye olan sevgi ve muhabbetlerinden dolayı bilâkis teşvik eder.

İki grup arasındaki kavga yaygınlaşıp halka da sirayet eder. Ayrıca sar­hoşlar kahveyi mahmurluktan, sarhoşluktan ayılmak için kullanmaya başlar­lar. O gün yeni yeni yaygınlaşmaya      baş­layan kahvehanelerde içki içilmesi, fitne ve dedikodu üretilmesi gibi bazı olumsuzluklarda görülmeye başlayınca; Kanuni mey ve işret meclislerini kesin olarak yasaklar. Bunun üzerine kahve müptelası şairlerden biri şu beyti söyler:

Humlar şikeste câm tehi yok vücudu mey

Ettin esiri kahve bizi hey zamane hey

“Şarap küpleri kırık, kahve fincanı boş, içki yok, hey za­mane hey, kahve­nin bile esiri olduk ama, bulmak mümkün de­ğil.”

Tarihi tecrübeler göstermiştir ki; alışkanlık ve ibtila yapan şeyleri yasak­lamak, çare olmuyor bilâkis tecessüsü artırıyor, kullanımı yaygınlaştırıyor. Nitekim öyle olmuş, bir müddet sonra bu yasak kalkmış ve bizden de Av­rupa’ya atlayarak orada da yaygınlaşmıştır. Avrupa’ya kahveyi götüren      Os­manlının Fransa elçisi Süleyman Ağa’dır.(1)

Her şeyin en güzelini ifa ve icra eden ecdadımız bu kahve­haneler husu­sunda da öyle enteresan uygulamalar yapmışlar ki; şaşmamak mümkün değil. Bunlardan birisi “Allah Kerim” kah­vehaneleri. Buralara gelen hali vakti ye­rinde olan kişi­ler, bir çay veya bir kahve içerlerse, iki veya üç kahve parası verirler, kah­veci birinin parasını kasaya, diğer fazla verilenleri ortada duran bir kabın içine kormuş. “şuraya gidip bir kahve içeyim, Allah kerim, her halde bizim için bir şeyler bırakanlar olmuştur” diye düşünen fakirler, cebinde çay-kahve parası olmayan garipler gelirler bu fasıldan içerlermiş. Fırınlarda da “askıda ekmek” tabiri ile benzer uygulamalar yapılmıştır. Ziya Paşa şöyle yaz­mış:

Kahve-i rûyi siyahın, nef’i vardır bedene

Hak rahmet eylemeye tütünü icad edene

Rahmetlinin dediği gibi, aşırıya kaçmamak şartıyla kahve­nin uyarıcı et­kisi sebebiyle faydası vardır, ama tütünün ne bü­yük zararlarının olduğu gün­begün ortaya çıkmakta ve yeni yeni tedbirler dünya çapında alınmaktadır.

Dedelerimiz eskiden çayı bilmezlermiş. Kahve alışkanlıkları o raddeye varmış ki, sabah bir şeyler atıştırır, hemen kahvelerini içerlermiş, bugün Avrupa­lıların yaptığı gibi. Dolayısıyla sabah yemeklerimizin adı kahve altı (kahvaltı) kal­mıştır.

Ama şimdi bu alışkanlığımızı çaya in­kılâp ettirmişiz çok çok da iyi olmuş. Çünkü kahve ithal, çay ise yerli malımızdır. Bir de son zamanlarda müptelası olduğumuz pirinç pilavını, düğünlerde, davetlerde bulgur pilavına değiştire­bilsek çok iyi olacak, çünkü pirincin ekseriyetini ithal ediyoruz.

Osmanlıda bozulma dönemleri hariç, kahvehaneler özellikle “Semai Kahvehaneleri” denen mekânlar kültür yuvaları duru­munda imiş.(2)

Meddahlar dinlenir, Karagöz ve Hacivat oyunları güldürür, kahramanlık destanları anlatılır, fıkra ve nükte ustaları marifet­lerini sergiler, kassaslar (kıssa anlatanlar) icrayı sanat ederler, Peygamberimizin hayat hikâyesi ve İslâm Tarihinin olayları biraz da mübalağandırılarak, içine Şia şerbetleri katı­larak anla­tılır, şairler şiirlerini, saz ve söz ustaları marifetlerini sergilerdi.

Radyo, televizyon, gazete, atari ve internet gibi insanları oyala­yacak şeyler olmadığı için, buralar gerçekten toplantı yerleri, haber kaynakları, kültür me­kânları, millî tarih, örf ve adetlerin tevarüs edildiği meclisler idi.

Dipnotlar:

1- Yılmaz Öztuna, a. g. e. c. 5, s. 397.

2- İbrahim Refik, “Köklerden Göklere”, Albatros Yay. 3. Bas. 2001, s. 143.


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


YAZARLAR

tümü
yukarı çık