• 12 Mart 2018, Pazartesi 7:14
AbdullahUÇAR

Abdullah UÇAR

İLTİCA – MÜLTECİ – OSMANLI (1)

Eman Verme:

İslâm’dan önce Arapların câhiliye dönemindeki güzel adetlerinden biri de, eman verme hususu idi. Bir zayıfa, bir garibe, bir düşküne hatırlı, zengin, güçlü biri “eman” verirse yani koruma altına alırsa, artık o kişiye dokunmak, hakaret etmek, hukukuna tecavüz etmek aynen eman veren kişiye hakaret telâkki edilir, bu yüzden kavgalar, kıtaller, savaşlar cereyan ederdi.

İslâm’ın başlangıcında Resül-i Ekrem Efendimiz yıllarca Mekke halkına Allah’ın emirlerini tebliğ etmeye çalışmış ama verimli bir netice alamamıştır. Bir de şansımı etraf şehirlerde deneyeyim, ora halkına sesimi duyurayım dü­şüncesiyle Mekke’ye 70 km. uzaklıktaki Taif şehrine gitmiş ve insanları İslâm’a davet etmiştir.

Fakat ora halkı da sıcak bir kabul ve karşılamada bulun­madığı gibi, Allah Resûlüne hakaretler etmişler, çocukları, şehrin delilerini teşvik ederek Efendimizi taşlatmışlar ve mübârek vücudunun kanamasına ve çok zor duruma düşmesine sebep olmuşlardır.

Melul, mahzun ve mükedder olarak oradan da ayrılan Peygamberimizi Mekke’ye sokmama ve girmeye kalkarsa büyük zarar vermeye hattâ öldür­meye Mekke müşrikleri karar vermişlerdir. Peygamberimizin sülâlesi ve ak­rabaları, Efendimizin aleyhine birleşen müşriklere karşı onu savunup koruya­cak güç ve kudrette değillerdir. Üstelik amcası Ebû Leheb gibi onun aleyhine müşriklerle iş birliği yapan akrabaları da eksik değildi.

Durumu anlayan Efendimiz Mekke ileri gelenlerinden birçoğuna haber gönderip “eman” istemiş ama hiçbiri buna yanaşmamıştır. Müslüman olma­masına rağmen sağduyulu ve merhametli bir adam olan Mut’im b. Adiy Pey­gamberimize Taif dönüşü eman vermiş yani onun kendi koruması altında olduğunu ilân etmiş, oğlanlarını ve akrabalarını silâhlandırıp gerekirse bu uğurda savaşa girebileceğini ilân etmiş ve Allah Resûlünün Mekke’ye girme­sini sağlamıştır.

Bütün baskı ve zorlamalara rağmen bu eman’ını kaldırmamış ve Peygamberimize yapılacak bir tecavüzü kendine yapılmış sayacağını ve aslâ bundan vazgeçmeyeceğini ilân etmiştir. Bu zat daha sonraki yıllarda da Müslüman olmamış ve müşriklerin içinde Bedir savaşına katılmış ve Müslü­manlar tarafından öldürülmüştür. Bu durumu duyan Allah Resûlü çok üzül­müş ve “Mut’im sağ olsa da bu savaşta alınan esirlerin hepsini karşılıksız benden istese hepsini serbest bırakırdım” buyurmuştur. Efendimiz kendisi de hayatı boyunca vefâkâr davranmış ve kendisine iltica edenleri dışlamamıştır.

Osmanlı Allah Resûlünün sünnetini en iyi şekilde benimseyip hayata tat­bik eden insanlardır. Bu hususta da yani kendisine sığınan insanları ne paha­sına olursa olsun koruma azmi ve gayretini sevgili Peygamberinden almış ve kendine sığınan insanları aslâ geri vermemiştir. Birkaç misal verelim:

Osmanlı Mültecileri, Namus Meselesi Telâkki Etmiştir:

İran Azerbaycan arası hüküm süren Sultan Ahmed ve Kara Yusuf adlı idâreciler Timur’un önünden kaçıp Yıldırım’a sığınmış, Timur bunları iste­miş, kendine iltica edenleri teslim etme gibi bir âdeti olmadığı için Yıldırım bunu kabul etmemiş ve neticesi Yıldırım’ın çok aleyhine olan Ankara Savaşı cereyan etmiştir.(1)

1848 yılında Polonya; topraklarını işgal edip bölüşen Ruslar ve Avrupa­lılara karşı istiklâl savaşı başlatmış ve başlarına General Bem geçmiş, yara­lanmış, Türklere sığınmış, tedavi edilmiş, Rusya ve Avrupa devletleri teslim edilmesi için şiddetli baskı yapmış ama Genç pâdişah Abdülmecid “Tahtımı hattâ başımı veririm. Lakin devletime sığınanları aslâ geri vermem” demiş­tir.(2)

Osmanlı kendine sığınan kimseleri (Demirbaş Şarl da olduğu gibi) ne pahasına olursa olsun (neticesi savaş bile olsa) vermezdi.(3) İsveç Kralı Demirbaş Şarl, Poltova Savaşında (1709) Rus Çarı 1. Petro’ya yenilmiş, esir düşmek üzere iken 1500 kişilik bir kuvveti ile Osmanlı topraklarına sığınmış, Bender Kalesinde 5 seneye yakın yaşamış, Rusların bütün tehdit ve baskılarına rağmen Osmanlı kendisine iltica eden bu kralı vermemiş, üstelik o kadar iyi muâmele ve hüsnü kabul göstermiş ki Kral; “Ruslardan kurtuldum ama, Türk nezâketinin ve misâfirperverliğinin esiri oldum” demiş ve bu sözü târihe geçmiştir.(4) 

Macar Kralı Tökeli İmre de (1657-1705), yine Osmanlıya sığınıp iade edilmeyen krallardan biridir.(5) Macaristan’daki Protestanların lideridir. Avusturya İmparatorunun Katolik olması için yaptığı bütün baskılara karşı durmuş, neticede Osmanlıya sığınmış, Karlofça Antlaşmasında Avusturyalıların bütün ısrarlarına rağmen Osmanlı bu zatı vermemiş ve İzmit’te ölmüştür.

Bu durum Osmanlının mayasına işlemiş olacak ki; daha önce bahsedil­diği üzere, kendileri sürgünde iken, yani başkalarının himmetine muhtaç iken bile bu asaletlerini tezahür ettirmekten çekinmemişler, Son Halîfe Abdülmecid efendi evine sığınan Fransız direnişçileri Almanlara teslim etmemiştir.(6)

Dipnotlar:

1- İbni Arabşah, “Acâibü’l Makdûr- Bozkırdan Gelen Belâ-Timur” Selenge Yay. İst. 2012, s.289.

2- Altan Araslı, “Avrupada Türk İzleri”, Kültür Bak.Yay. Ankara, 2001, c. 1, s. 305.

3- Mustafa Armağan, “Osmanlı İnsanlığın Son Adası”, DA yayınları, İst. 2002, s. 38.

4- Avni Arslan-Ziya Demirel, a. g. e. s. 181.   

5- Sâmiha Ayverdi, “Ebabil Kuşları”, Kubbealtı Yay. İst. 2010, s. 95.

6- Mustafa Armağan, “Osmanlı’nın Mahrem Târihi”, Timaş Yay. İst. 2011, s. 244.


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


YAZARLAR

tümü
yukarı çık