• 02 Ekim 2017, Pazartesi 7:41
AbdullahUÇAR

Abdullah UÇAR

Hânedan Mensuplarının Çektikleri Sıkıntılar (6)

Son dönem Pâdişahlarından Mehmed Reşad’ın oğlu Şehzâde Ömer Hilmi Efendinin kızı Mukbile Sultan da başından geçen acıklı olayları şöyle anlatır: “Söğütten elde kılıçla çıkıp, Viyana’ya kadar gidenlerin torunlarıydık. Tür­kiye’nin fenalığını nasıl düşünürdük? Ama memlekete 600 sene hizmet ettikten sonra, bir gecede kovuldu. Diş değiştirirken kovuldum, saçlarıma ak düştü­ğünde dönebildim.” (1) 

Sultan Reşad’ın torunu olan Emel hanım 1925’te bir yaşındadır. Çanak­kale gazisi olan babası onu da yanına alır ve Türkiye’ye girmek isterler ama bu bir yaşındaki çocuğu Hânedan mensubu diye almazlar ve üç gün gümrükte bekletirler ondan sonra alırlar.(2)

Ali Ulvi Kurucu rahmetli Balkan kökenli arkadaşı Ali Yakup Efendi ve Mustafa Runyun Efendilerle sık sık Mısırda bin bir çile ve meşakkat içinde yaşayan hânedan mensuplarını ziyarete giderlermiş. Hatıralarında bunlardan çok bahseder.

Sultan Azizin torunu Şehzâde Aziz Efendiyi ziyarete giderler, gömleği­nin içinde atletinin olmadığını ve gelen misâfirlere pişirecek kahvesinin bu­lunmadığını görürler. Şehzâde durumdan mahcup ve müteessir olarak ağlar. Sultan Abdülhamid’in torunu Adile Sultanın Mısırda yerleri süpürdüğünü terasları sildiğini görmüşler. Yine Hanım sultanlardan Cevher sultan evine âbâ ve ecdadına  mevlit okumak için gittiklerinde tek bir odanın yarısında bir kilim serili başka bir şey olmadığını görmüşler. Sultan Hanım “kusura kalma­yın gençler, benim adım cevher ama bende cevherden eser yok. Kaderimiz böyleymiş ama Allah’a şükür elimden gözyaşlarımı almadı, onunla teselli bu­luyoruz” demiş.(3)

Sâmiha Ayverdi Hanım, “Ne İdik Ne Olduk” isimli güzel eserinde şöyle bir olay anlatır: “Münevver Ayaşlı Hanımın yalısında çayda idik. Bizden başka; Sultan 5. Murad’ın torunu Nihad Efendi’nin oğlu Şehzâde Vâsıb Efendi ile 5. Sultan Mehmed Reşad’ın oğlu Ömer Hilmi Efendinin kızı Mukbile Sultan da vardı.

Cay semaverinin üstündeki demlik fazla ısınmış olduğundan, ev sâhibi servis yapamayınca, Sultan: ‘Benim ellerim nasırlıdır, yanmaz, tutabilirim’ diyerek demliği yakaladığı gibi, kimsenin yardımını ka­bul etmeyerek, çayları boşalttı. Hor ve güç işlerin sertleştirip nasırlaştırdığı elleri ile öğünür gibi konuşan bir Osmanlı Hanım Sultanı... Tevekkeli düşmez kalkmaz bir Allah dememişler.”(4)

Haçlılar; “Siz misiniz kapılarına dayananlar? Siz misiniz Anadolu’yu elimizden alıp Müslüman yapanlar? Siz misiniz kiliselerimizi manastırlarımızı câmiye tebdil edenler? Siz misiniz asırlarca bize rahat uyku uyutmayanlar? Siz misiniz dünyayı Hıristiyan yapmamıza engel olanlar? diye Osmanlı Hânedan mensuplarından intikamlarını çok acı aldılar ama bunun da en acı tarafı bunu kendi elleriyle değil, “ağacı sapı kendi dalından olan baltayla keserler” hesabı içimizdeki beyinsizler eliyle almaları olmuştur.

“Allah kimseyi gördüğünden geri bırakmasın” diye Türkler arasında bir dua bir temenni vardır. Gerçekten gördükten sonra yokluk içine düşmek, alış­tıklarını terk etmek, zengin iken fakir düşmek çok çok zor bir olaydır. Saray­larda yetişen, el bebek, gül bebek büyüyen bu insanlar bir anda sefâletin ve zilletin içine düşüvermişler ve dünyanın belki de en dramatik olaylarını yaşa­mışlardır.

  Hamallık, tabloculuk, sokak satıcılığı yapmışlar, cam bardaklar üzerine Prenses motifler yapıp satmışlar. Evlerde apartmanlarda kapıcılık, garsonluk, hizmetçilik yapmışlar. Ev ev dolaşıp sabun satmışlar, fakirlik ilmühaberi çıka­rıp dedelerinin can düşmanı olan Batılı devletlerin veya Mısır gibi devletlerin ianeleriyle geçimlerini temin edenler olmuş. Ermenilerin himmetine muhtaç olanlar olmuş.

En süfli otellerde kalanlar, üçüncü sınıf vapur ve trenlerde se­yahat edenler olmuş. Yolculardan onlara acıyıp yiyecek verenler olmuş. Kapı­cılık yapanlar ve dünyadan bezip canına kıyanlar olmuş. Pansiyon pansiyon dolaşanlar, üstlerine giyecek elbise bulamayanlar, çocuklarını doktora götüre­cek para bulamayanlar olmuştur.(5)

Hânedan mensuplarından birçoğu özellikle yaşlı kadınlar Fransa’ya var­dıktan bir hafta sonra biz burada yaşayamayız, çan seslerinden rahat edemeyiz diyerek Beyrut’a gitmişler. Kendi vatanlarından kovulan bu insanları, Fransız idâresindeki Suriye’de Beyrut’ta çoğu yerde resmi törenle karşılanmışlar, büyük İzzet ve ikram görmüşler, ama Cumhuriyet hükümeti onları gölgeleri gibi tâkip ettirip, bunlara yapılan bu ihtiramı bile hazmedememiş ve diploma­tik baskılarla, bu şekilde davranan devletlere mâni olmuşlardır.

Dipnotlar:

1-İbrahim Refik, “Sohbet Tadında Târih”, Albatros Yay. İst. 2005, s. 205.

2-Murat Bardakçı, “Son Osmanlılar”, İnkılâp Yay. İst. 2008, s. 116.

3-Ali Ulvi Kurucu, Hatıralar-1, M. Ertuğrul Düzdağ, Kaynak Yay. 2007, İst. 2. baskı, s. 368.

4-Sâmiha Ayverdi, “Ne İdik Ne Olduk”, Kubbealtı Yay. İst. 2007, s. 50, 91.  

5-Murat Bardakçı, “Son Osmanlılar”, İnkılâp Yay. İst. 2008, s. 194.


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


YAZARLAR

tümü

BİYOGRAFİLER

tümü
yukarı çık