• 17 Şubat 2020, Pazartesi 8:29
AbdullahUÇAR

Abdullah UÇAR

Çeşmeler Sebiller ve Su Vakıfları (3)

Su bendi, suyolu, su kemeri, su terazisi, su deposu, sarnıç, kuyu, çeşme, şadırvan, havuz, sebil, selsebil, hamam, helâ, çamaşırhane, buzhane, değirmen... ilgili vakıflar kurulmuş, bunların vakfiyelerinin birçoğunda vakıfların sularının yaz aylarında kar depolarından, buz fabrikalarından getirilen kar ve buzlarla soğutularak dağıtılması istenmiş, hatta hapishane­deki mahpuslara bile pazartesi ve Perşembe akşamları kar dağıtılmasını şart koşan vakıflar kurulmuştur. (1)  

Osmanlının yükselme döneminde vakıflar, özellikle suyla alakalı olan vakıflar o kadar çoğalmış ki, sadece İstanbul’da 1553 vakıf isminin devletin resmi defterlerinde kayıtlı olduğu görülmüştür.(2) Halkın vakıflara iltifat ve itibarı o dereceye varmış ki, 18.  Yüzyılda vakıf gelirleri millî gelirin &,8 tekabül etmiştir.  Kanuni döneminde vakıf işleriyle, özellikle çoğunlukta olan su işleriyle uğraşacak, onların işlerini tedvir edecek hususi bir “Su Nezareti” kurulmuştur.(3) Bu Bakanlık 1826 yılına kadar devam etmiş, bu tarihte kurulan Evkaf Ne­zareti bünyesine dâhil edilmiştir.  

Bazı Avrupalı ilim adamlarının tespitlerine göre; vakıflar bu derce zengin, yaygın ve faal olup devlet içindeki sosyal ihtiyaçları karşılaması, her türlü hizmeti en güzel şekliyle sunması, devletin elini genişletmiş, ona sadece dış işleriyle, cihat ve seferlerle uğraşmak ve başarılı olmak kalmıştır. 

Osmanlı su ve su işlerine o kadar önem ve ehemmiyet vermiş ki, suyun bulunması, getirilmesi, akıtılması, korun­ması, dağıtılması, her türlü tamir ve tadilatının yapılması gibi suyla ilgili her türlü işi deruhte eden “Suyolculuk” diye ciddi ve diğer meslek grupları arasında saygınlığı olan bir meslek dalı oluşmuştur.(4)

Osmanlı vakıflarında özellikle su vakıflarında “ibadullah” kelimesi kullanılmış, din, dil, renk, soy, sop ayırımı asla ya­pılmamış, bütün insanların faydalanması, hatta hayvanatın ve nebatatın faydalanması için gerekli her türlü tedbir alınmıştır. Öyle ki, yaptırdıkları vakıf çeşme ve benzeri eserlerin bir müddet sonra yok olup gitmemesi, maddi sıkıntıdan dolayı bakımsız kalmaması, ilel-ebed yaşaması için, bunlara da gelir getiren mallar vakfetmişlerdir. Yani vakıf üzerine vakıf. 

Osmanlının suya tutkunluğunu, suya olan aşkını şuradan da anlayabiliriz ki, ilk başşehrini su diyarı Bursa’yı yapmış­lar. İlk dönem padişahlarıyla ilgili yapılan minyatürlerde tah­tın yanında mutlaka bir çeşme, kaynak suyu veya su çağrıştı­ran bir nesne çizilmiştir.(5) Bu dönemde yapılan başta Ulu Cami olmak üzere, Muradiye Camii, Yeşil Cami, Timurtaş Camii gibi mabetlerin içine, kubbelerinin altına şadırvanlar yapmışlar,(6) su şırıltıları dinleyerek ibadet etmişler, gözle­rinde, gönüllerinde, fikirlerinde ve fiillerinde suya ayrı bir değer ve kıymet vermişlerdir. Fakat son zamanlarda onların nesillerindeki zihniyet değişikliğine bakın ki; şu şırıltısı na­mazdaki huzu ve huşuya mani oluyor diye, bu şadırvanların bazılarının içini taşla doldurmuşlar, bazıların suyunu kesmiş­ler, bazılarını da tamamen iptal etmişlerdir. (7)

17’inci asır şeyhülislamlarından Karaçelebizade Abdüla­ziz Efendi, Bursa’da birçok su hayrı yaptırmış, bunlarla ilgili vakıflar kurmuş, bu vakıf çeşmelerinden bir gün bile, her­hangi bir sebeple su akmasa, ilgililerin rüyasına girip onları korkutarak “suyu akıtın” diye ikazlarda bulunduğuna dair rivayetler vardır.(8)

Evliya Çelebi, Seyahatnamesinde İstanbul çeşmeleriyle il­gili şöyle der: “İstanbul’da kâfirler zamanında kırkçeşmeden maada (başka) akarsu yoktu. Yağmur sellerine yollar yapar­lar (arklar açarlar) İstanbul’da beş yerdeki sarnıçları ağızla­rına kadar yağmur suyu ile doldururlardı. Diğer üstü örtülü sarnıçlara da Kırkçeşme (denen) suyu bütün kış akıtıp yazda içerlerdi. Lâkin Fetihten sonra Fatih 200 adet çeşme bina etmiştir. Beyazid Han 70 adet, Süleyman Han 700 adet çeşme yaptır­mışlardır. Vezirler de Süleyman Han’ın yaptırdığı ke­merlere birçok gözler ilave ederek İstanbul ahalisini susuz yanmak­tan korumuşlardır.”(9)

Onların felsefesinde iyi ile kötünün, cömert ile cimrinin, fakir ile zenginin farkı, hayır eserleri yaptırmakla tezahür etmiş, aksi halde hayır ve hasenatı, özellikle su hayrı olmayan zenginleri zengin saymamışlar ve şairin diliyle şöyle demiş­lerdir:

Susuz değirmenlerin ne ile döner çarkı

Kerem etmeyen beyin fakirden nedir farkı

 

Dipnotlar:

1-Nazif Öztürk, Mevlüt Çam, Su Medeniyeti Sempozyumu KOSKİ

        Büyükşehir Bel. 2009 Konya, s. 353, 369,

2-Osman Özsoy, Su Medeniyeti Sempozyumu KOSKİ Büyükşehir Bel. 2009

        Konya, s. 214. 

3-Osman Özsoy, a. g. e. s. 213.

4-Dr. Nazif Öztürk, Mevlüt Çam, a. g. e. s. 354.

5- M. Armağan, Osmanlıyı İmparatorluk Yapan Şehir, Timaş Yay. İst.

       2007,s. 163.

6-M. Armağan, “Osmanlının Kayıp Atlası”, Da Yay.  2005, İst. s. 231.

7-Ahmet Güner Sayar, a. g. e. s. 436.

8- M.  Armağan, “Osmanlının Kayıp Atlası”,Da Yay. 2005, İst. s. 237.

9- Beynun Akyavaş, a. g. e. s.90.


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık